selçuk's profileAllah'ına Kadar OfluyumPhotosBlogListsMore Tools Help

Video

 
Video: Horon eden k1zlar 
Video: karadeniz görüntüleri 
Video: TRABZONSPOR 
Video: Trabzonspor
Photo 1 of 451
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
denemeeee
Oct. 12

Windows Media Player

Soapbox Video Player

Loading...

Soapbox Video

Loading...

Allah'ına Kadar Ofluyum

Takılın hayatınız kaysın uzmanreis@hotmail.com - uzmanreis@hotmail.de
October 14

NİHAT GENÇ (Öldürülebilir Haklar)

 

                            Öldürülebilir Halklar           
                                                           Nihat Genç

 

              Michael Jackson'un son klibini de seyrettik, pek zahmet ettin Amerika. Eşcinsellikten, çocuklara tecavüz suçlamalarından çok çekti, şimdi erkek kılığında bir barda, üstelik bir kız için dövüşüyor. İyi fikir doğrusu: dans ve dövüş! Bir Woody Allen vardı, şimdi ne yapıyor Amerika. Eminem'e ödül vermiş, Madonna'yı evlendirmişsin, hayırlı olsun Amerika! Kaldığın yerden devam et Amerika! Savaş uçaklarının ekranlar için çok lezzetli bir ziyafet daha çekeceğinden hiç şüphem yok. Sen Afgan dağlarında eğlencene devam et Amerika!

              Amerikalı bizim gibi insan değildir. Amerikalı, aynı zamanda Amerikan hayatını yaşayan kutsal bir imgedir. Amerikan yaşamının kutsallığı batı uygarlığının pazarı. Amerikan yaşamı tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Ağzımızın suyunu akıtır. Onlar nasıl yaşıyorsa 'ideal yaşam' odur. Özeniriz. Güvenlik, gökdelen, araba, sigorta, banka kartları, giysi-içecek-ayakkabı markaları.

Bir ülkeye saldırıldığı için değil, kutsanmış Amerikan yaşamına saldırıldığı için, batılı devletlerin tümü ABD'ye hukuküstü bir destek verip, kutsala dokunmanın cezalandırılmasını istiyorlar.

Amerikan yaşam tarzına biz de çok çalıştık, plazalar, uzun siyah arabalar, olmadı, beceremedik. Cavit Çağlar birgün dayanamadı Amerikan cezaevlerine. İnsanda istidad (doğuştan gelen yetenek) olacak. Sonradan görmeyle olmuyor, Amerikan yaşam tarzı körü körüne bağlılık ister, burasını becerdik. Sormadan harcayacak, sormadan hayran olacak, sormadan tüketecek, buraları da yirmi yıldır becerdik, ama şu halimize bakın!Bir şey eksik, doğuştan yetenek değil, doğuştan "kutsallık", yani orda doğmuş olmak! Amerika'da doğmamış herkes zan altında! Bugünlerde Tanrı Amerika'da doğmamışları korusun!

ABD'nin yepyeni bir savaşa hazırlanmasına hepimiz inanır olduk. ABD'nin savaşı bitmiş miydi? Irak'a her yıl 400 bin ton bomba yağdırdığını kendi söylüyor. Körfez savaşı öncesine dönün, tüm dünyayı Irak ve Saddam'a karşı nasıl hazırlamıştı? Saddam gitti, Taliban geldi. Şimdi de Afgan ve Pakistan halklarının öldürülmelerine hazırlanıyoruz.

Hazırlık aşamaları şöyle, birincisi milyonlarca çocuğun başına atılan bombalardan kesinlikle vicdan azabından kurtulmuş olarak harekete geçeceğiz, hepimiz. İkincisi, öldürmeden başka bir çözüm var mı diyen uluslararası kurumların sürekli yeni bir yol arayışları, yani "iyilik arayışları"nın bütünüyle anlamsız olduğuna inanmış oluyoruz.. Üçüncüsü: Bosna'da yüzbinlerin ölümüne sessiz kalan Avrupa ve dünya, yeni bir suskunluğa hazırlanıyor, ancak şimdi daha da derin bir suskunluk, artık suskunlukları çaresizlikten değil, infaz yargıcının suskun bekleyişinde... Ve sonuncusu, gazetelerde, TV'lerde, katliamı ve yoketmenin utancını hatırlatacak her türlü tartışma şimdiden yasaklanmış durumda. Yahudiler ve Amerikalılar modern dünyanın kutsal kavimleri. Sonunda onlar da başardı. Dünya tarihinde ilk kez bütün evreni bir linç girişimine ikna etti.

Hiroşima'ya bilinmeyen bir bomba attılar, otun, böceğin dahi yokolduğunu görüp tam emin olduktan onbeş dakika sonra ikincisini atmaya karar verdiler!

TV'ler bir tarafta kutsal Amerikan yaşamına saldırının en ağır şekilde cezalandırılmasını normalleştirirken, diğer taraftan, tam tersi "yaşanmaya değmeyen hayatların artık öldürülmelerine" karar veriyor. Yaşanmaya değmeyen hayatlar nerdedir? Kimlerdir? 1. Kendini geçindiremeyen halklar! 2. Kendine batılı hukuk içinde hayat-düzen kuramayan halklar! 3. Pislikten, açlıktan, hastalıktan kurtulmayı beceremeyen halklar! 4. Amerika'ya kafa tutmuş halklar! (Bir zamanlar Japonya, Vietnam, Irak gibi) İlk üç sıradaki halklar evrensel yasalar uyarınca "kutsal" sayılır, ama, birbirlerini öldürür, katleder (Ruanda'daki gibi, Taliban'ın muhalifleriyle olduğu gibi) yokederlerse, birşey denmez, seyredilir. Yani, yaşanmaya değmeyen hayatları olan halklar birbirlerini nasılsa yokediyor. Amerika'yı ilgilendiren, "kafa tutan halklar!".

Savaş tezgahının ideolojik, hazırlığı daha da vahim şeyler üretiyor. Mesela, müslüman halkları "akıl hastaları" gibi göstermeye çalışıyorlar. Biliyorsunuz Hitler kutsal Alman ırkını inşa için ülkedeki tüm akıl hastalarını ve ailelerini yoketmeye başlamıştı. Akıl hastalarının öldürülmeleri dünya sağlığı için çok gerekli. Müslümanların giyinişleri, sakalları, çok evlilikleri, çok çocukları, arapça sloganları, batı hukukuna değer vermeyişleri çok uzun zamandır batılı basında bir akıl hastalığı şeklinde yorumlanmaya başlanmıştı bile. Ülkemizin islamcı aydınları da bu akıl hastalığının pekişmesine pek katkısı oldu, özellikle TV'lerdeki görüntüleriyle.

Başka şeyler de oluyor. İnsan ve vatandaşlık hakları bildirgesi bizim bildiğimiz batı uygarlığının Tanrısı gibiydi. Dikkat edin hem insan hakkı, hem vatandaşlık. Yani kendi ulusundan olmayanların da hakları sözkonusu. Çoktandır kendi toprağında doğmamış mültecilerin hakları batının hem düzenini, hem aklını, hem de hukukunu bozmuş durumda. Birkaç yıldır batıda şu sorular sorulmaya başlanmıştı bile. Başka topraklarda doğmuş olanların hakları var mı? Batıyı ürküten buydu. Güzel bir fırsat doğmak üzere. Mültecileri kendi topraklarında, yani, potansiyel mülteci doğulu halkları yokedilerek, mültecilik telafi edilebilir. Ve, başka tür hayat yaşayanlara oluşturulan nefret, tiksinti, batılı hayattan dışlamanın ötesinde, batı coğrafyasında yaşamalarının artık mümkün olmadığını yavaş yavaş herkesi inandırmaya, ikna etmeye başladı bile!

Ve dünyanın dev ilaç şirketleri atılacak gaz bombalarının insanlara etkisini araştırmak için Pentagon'dan çoktan izin almıştır! Biliyorsunuz yahudiler, bilmem kaç derece bomba sıcaklığı ve zehrine dayanıklı mı diye deneylere sokulmuştur. Ayrıca bu bilimadamları Nurenberg'de yargılanırken, dünyanın dev şirketleri, bunlar itibarlı bilimadamlarıdır, dünya sağlığına, bilime katkıları çoktur, işte yaptıkları deneyleri bütün dünyada kullanıyoruz diye, bilimadamlarını savunmuşlar, aflarını sağlamışlardır.

Bir başka soru? Devletlerin yargılamadan mutlak öldürme hakkı var mı? Siyasal alanda bu yetkiyi Türk devleti gibi Amerika'da acımasızca uyguluyor. (Bir teröristi saklıyor diye bir köyü yakabilir. Saddam'ı saklıyor diye Irak'ı hergün vurabilirsiniz.) Türkiye'nin Amerika'ya aşkı da burdadır. Zaten her ülkenin birbiriyle ilişkisi, hukuki-siyasi ekonomiktir, yalnız bizimki aşktır. Aşıklar diğer insanlara "bizi ayrı bırakın, biz başkayız, bizim hukukumuz sizin mahkemelerinizi ilgilendirmez" der. Yani, canan, dövse de, sövse de, köle-kurban etse de bu aşıkları ilgilendirir. Aşk, hukukdışı bir ilişkidir. İşte ABD'nin en sadık dostu Suudi Arabistan üstleri kapattı. Biz, dünyada tek aşkı Türkiye, canını fedaya hazır. Bush birçok devlet başkanıyla telefonda görüştü, geceyarılarına kadar bekledik, bizi bir türlü aramadı. Biz de oturduk kıskançlık mektupları yazdık. Gerçek bir aşk mektubu. Günlerce telefonu gelmeyen aşık kurmaylar kafa kafaya verip, içli, bağlılık, sadakat, dünyada senden başka sevdiğim yok, sözleriyle dolu inanılmaz bir mektu (not: yazar şu manşet için yukardaki sözleri etmiş olabilir http://arsiv.sabah.com.tr/2001/09/20/ veya   buş_sabah linklerini tıklayın (m.u.))

 

              Kurmaylarımızı da aşklarından ötürü harcamayalım, bizim batıya olan aşkımız: Kamusal bir yükümlülüktür! Ve artık ekonomik de bir yükümlülük. Krize dolar bulmak zorundayız. Yani, Dinç Bilgin, Erol Aksoy, Cavit Çağlar'lar yüzünden şimdi Afgan dağlarında çocukları yokedeceğiz.

Bu bir sömürgeleri düzene koyma savaşı, bu bir yoksul- zengin savaşı, ama yoksulla zenginin savaşına yine dindar bir kılıf, yine kilisede uydurulmuş bir senaryo arıyorlar. Medeniyetler savaşı diye bir yalan. Bir eski zaman maskesiyle gizliyorlar. Daha şimdiden hristiyan-müslüman savaşı diye yazıyorlar tarih kitaplarına. İnsan aklının almayacağı, keyifleri uğruna açtıkları bu korkunç savaşı, yine İncil'in sayfalarıyla örtüyorlar. Kutsal, aziz ilan edilmek için mi, din savaşı diyorlar. Savaş tüm dünyaya yayılsın diye mi? Güzelim medeniyetlerinin vicdanı sızlamasın diye mi? Alevli gazlarla bebeklerin pespembe yanaklarını yakmak için dahi bilimadamlarının müthiş buluşu: Tanrı diye bir gerekçe! Oturan Boğa söylemişti, "biz, beyaz adamı görünce, Manitu'nun beyaz adamı da yarattığını öğrendik, Manitu beyaz adamı da yarattığına göre bu topraklar hem beyaz adamın hem bizim". Beyaz adam her on yılda bir başka ülkeyi yakıyor. Beyaz adamın savaşmadığı kıta, yoketmediği ırk kalmadı. Din savaşı-din savaşı diye dilinizi yormaktan vazgeçin. Dünyanın tüm ülkelerini ölüm tarlaları haline getirdiniz! Afrikalı ülkelerin, kızılderililer'in, Vietnamlılar'ın savaşmak için sadece zehirli küçük okları vardı. Beyaz adamın bahaneleri her zaman çoktu. Yıldızların bile dönüp bakmadığı şu ağaçsız, otsuz boşluklara çıldırarak bombalar atmanın din savaşıyla ne ilgisi var. Asya'nın en ümitsiz dağları, taşları. En sıska katırlarının eşelediği bu topraklardan çamur bile olmaz, testi, çömlek hiç olmaz. Burnunu çekerek toprak damlarda yaşayan bebeklerin üstüne alevler dökecek din savaşı diyeceksiniz. Bir kiraz ağacı, bir ceviz ağacı bile olmayan, bir davul dahi çalınmayan, hiçbir kadını mesut, hiçbir çocuğu mutlu olmayan, şeftaliler, üzümleri hiç tanımayan bu halkın üzerine kan kırmızı bir fırtınayla alevler döküp din savaşı diyeceksiniz. Yirmi yıldır aralıksız bombalamaktan, kavrulmaktan lavlar gibi taşı kayası demirleşmiş bomboş bu dağlarda, tek bir kilimi, tek bir tahtası olmayan bomboş bu topraklarda neyi yokedeceksiniz. İçi kıvıl kıvıl kurt kaynayan bir köpek leşi dahi bulunmayan bu mekanları neden cezalandıracaksınız? Borsanın düşüşünü önlemek için, birkaç nükleer deneme!

Nükleer av başlıyor. Yamaçlardan akan sular. Sevimli birkaç küçük ot. Metal şatolar uçuyor derin göklerde. Kırmızı yanaklı sümüklü çocukların gözlerine anneler sürme çekmiş, peçe altında görünmeyen kendi gözlerini anlatmak için. Yıldızlarda saklanmış efsane yaratıklar gibi bombalar. Dilini yutmuş sert kayalar. Dilini yutmuş toz toprak. Alevden gazlar uğursuzca solukları kesecek. Gün doğduğunda keyifle gezinecek kameralar. "Aklımızdan hiç çıkmayacak" diye haber geçecek muhabirler, hiç ürpermeyen insan türleri. Cana, ota, böceğe kıyanların ekranları, yine İslamabad'dan bildirecek. Ki, onlar yıllar boyu, fotoğrafçısı, dağcısı, belgeselcisi, Tanrı misafiriyim diye bir fotoğraf çekme eğlencesiyle kaç bin kez konakladığı o köylerde. Şimdi, buz gibi esen sessiz bir yel. Zehirden bir yağmur, biberden bir duman taşıyacak. Cam kırıkları gibi hava takılacak gırtlaklarına. Hızla yayılan alevli gazın sıcaklığı önce gözleri patlatacak. Ömrü duayla geçmiş, birkaç keçisinin başında yün büken Afganlı bir ihtiyar. Eski halıların yıpranmış uzamış püskül telleri gibi sakalları, salyangoz kabuğu gibi burun deliklerine asitli su gibi dökülecek hava. Amerikan tşörtleri giymediği için yakılarak cezalandırılacak. Şok boğulma! Hani şakır şakır ağlayacak zamanı kalabilseydi. Az önce yusufcuk böceğiyle oynamış çocuk, büyülü gözleriyle tesbih gibi toparlanmış böceğin nasıl da çabucak tehlike anında gizlendiğini meraklı gözlerle izlemişti, neye baksa kan kırmızı bir fırtına, bunun adı: Din savaşı! Çiçeklerin havalanmadığı, ilkbaharın hiç yaşanmadığı, Tanrıların terkettiği o bomboş dağ yamaçlarında, elleri hiç okşanmamış çocuklar "din savaşı yüzünden yokedilecek!" Bu azmanlar, bu canavarlar, bu vampirler, bu frankeştaynlar her defasında bir bahane bulabilmek için şehirlerinin her bir yakasına onbinlerce üniversite açtılar! Ah Tanrım keşke burda olsaydın!

Biz, bağrından çıktığımız doğuyu, doğulu halkları terk etmedik. Terketseydik, bayram, ölüm, tören gibi arada bir uğrardık hemşerilerimizin yanına. Biz, kendimizi doğu topraklarından koparttık. Sanki hiç olmamış gibi, büsbütün yitirdik. Doğu defterini ebediyyen kapattık. Doğulu hemşerilerimiz de bizi yanlış anlamasın, batıya karar verdiğimizde otomobil, telgraf dahi icad edilmemişti. Bize heveslenen doğulu kardeşlerimiz de gizlice ve sırayla çıkmaya başladılar evlerinden, ama yalnız parası, petrolü olanlar çocuklarını okutabildiler, o kadar. Üzerinde binyıl seviştiğimiz İran halısını, Türk kilimini sudan ucuz satlığa çıkarttık.

Batı kültürünü ideal edindik, batılı kadınların ağzını sevdik, o tatlı ağız aklımızı aldı. Yüzelli yıldır küçük bir kamıştan yapılan kavalla piyano arasında her tartışmaya girdik. Artık o bin hatıralı geçmiş gecelere dönüş de yok! Bodoslama, hiçbir şey bilmeden belirsizliğe doğru gidenler, "kadere kırkbeş" der, kadere kırkbeş atıldık batıya. Hititler'den serviliklere kadar, bu en güzel mezarlıklardan korkup kaderimizden kaçıverdik. Temiz bir sayfa açmak için. Kültür ve siyasi tarihimizin en büyük yanlışı, en vahim suçunu işledik. Aynı kültür coğrafyasından, aynı tarihten beslendiğimiz, aynı bedende can olduğumuz Pakistan, Irak, Suriye, İran, Tunus, Fas gibi toprak parçalarına bir daha dönüp bakmadık. Tarihin kanlı hışmına uğramış bu eski avlulara bir daha girmedik. Duaları afyon gibi bu eski ve kızgın yoksulluktan utandık. Müzikal melekler gelip bizi kurtaracaktı. Çok sesli müziğin enstrümanları tuhaf boruların seslerini, işte sevgilimiz bizi çağırıyor aşkıyla, marşıyla dinledik. Yalnız sivrisineklerin soktuğu bu yoksulluğu, bizden sonra Yahudiler ısırdı, batılılar bu toprakları sömürdü, kullandı, oynadı. Bize iyilikler getirecek bilim, batılılar buralara tıp, sanat, hukuk öğretmek için gönüllü misyonerler de yolladı. Doğu dipsiz bir uçurumdu. Gül yağını bırakıp parfüme koştuk, muhabbeti bırakıp tartışmaya girdik. Türk aydınları yemin etmiş gibi bu topraklara bir daha bakmadı. Doğu, geçmiş loş uçurumlarmış gibi, bu toprakların çocuklarına ülkemizde bir üniversite açıp davet bile etmedik. Büyük bir sahipsizlik ve yoksulluk kayasında altında iniltilerine, kuşkularına, türkülerine değer vermedik! Türk aydınlarının bu esrarlı topraklarda anlatacağı çok şey vardı. Türkiye kendine ölümsüz bir şafak istiyorsa siyasi, kültürel bir varlık olarak yaşamak için bu topraklara mutlaka insani ve evrensel nedenlerle koşmalıydı. Yeni dünyanın ilahlarının emirlerine uyduk. Modern giyinmek, modern gezinmek gibi küçük tatlı ihtiraslarımız oldu. Batılılaşmayı batıya yalvarıp yakarma sandık. Doğu topraklarında acilen iki yöne koştuk. Biri ırkçı-siyasi nedenlerle Orta-Asya'ya.. Yitik bir zamanı aradık. Aşkımızı söyledik. Bizden daha kurnaz kardeşlerimiz ağlayan yüzümüze Manas destanı okuyup bizi geri yolladı. Diğeri, islami ideolojik sebeplerle islam ülkelerine koştuk. Bu ihtiyar sakallı gençler kapkara bir mum gibi kapkara ülkeler kurmuş, kapkara cinayetler işliyordu. Artık sokulgan değildik. Sesimiz seslerine benzemiyordu. Ateş yıldızı gibi gözleri hala duruyordu ama herbirinin ceplerinde bombalar gizliydi. Zaten biz de, sırf insanlık için, ya da sırf Allah rızası için bu toprakların çocuklarına ayrım gözetmeksizin koşacak aydınlardan, kültürden, zihniyetten yoksunduk. Bizimle ilgili ne varsa unutmuşlardı. Evrensel dediğimiz her şey sanki batıdaymış gibi algıladı Türk aydını. İşin kötüsü çok da yaralıydık. Bu komşularımız, kardeşlerimiz, bizimle aynı evrende, aynı acılar içinde yaşamıyorlarmış gibi davrandık. Asırlardır altından nallarıyla dörtnala geçtiğimiz o topraklarda elimizde ne dizgin kaldı, ne üzengi! Bir büyük bahane de biz bulduk, I.Dünya Savaşı'nda arkamızdan vurdular bizi, ebediyyen kilitledik doğu kapılarını. Sevgili sultanların hükmü altında tek bir güzel günümüz de mi yoktu? Artık suları çoktan uyumuş, güneşi çoktan donmuş bu topraklardan iğrenmeye başladık. Şimdi, dün bizi vuranlarla kolkola, biz onları vuruyoruz. Ve çocuklarımız hiçbir şey bilip anlamadan tatlı tatlı seyrediyorlar kardeşlerimizi vurduğumuz bu ekranları. Geçmişin o bayram günlerinden bir el sıkışması dahi kalmadı anımızda, yüzyılların uğultusu kovdu bizi doğup büyüdüğümüz tarihten!

Bir tarih, bir evrensel bir insanlık derdimiz olsaydı, bize en yakın dünya acıları içinde bu kardeşlerimize koşardık. Batı bizi nasıl sarhoş etti ki o eski mutlu şehirlerimize bir gün olsun gitmedik. Ahlaksız, ruhsuz, karaktersiz aydınlarımızın ne bir makalesini, ne bir şiirini , ne bir konuşmasını duyduk, doğunun hala mahmur hala derin uykusunu bize anlatan. O mahzun ceylan gözlü kızları coğrafya dergilerinin fotoğrafçılarına terk ettik. Lağım, kolera, açlık, ışık hızıyla çoğalan nüfus, tabutsuz ölüler, korkunç yakarmalar, bir mahallede bir milyon kalabalık ve hepsi çöp evlere, hepsi karanlığa hepsi pisliğe gömülmüş kardeşlerimizi suskunlukla seyrettik. Aman bize bulaşmasınlar, aman düşündüklerimi duymasınlar diye, kapkara zindanlarda yalnız bıraktık. Bizim de elimizi atacağımız, hukuk, siyaset, sanat konuşacağımız ülkeler yok muydu? O muamma dolu semavi koşuyu, orda bıraktık. Ne kadar derdimiz varsa Avrupa'ya sürdük, kendi siyasetimizi, kendi ekonomimizi, el açıp Batı'ya dilendik. Çözün sorunlarımızı, yardım edin bize diye batının kapısında köpekten beter ağladık. Şimdi, ortada kalakaldık, çırılçıplağız. Duygusuz gözlerimizden kalbimize tek damla gözyaşı inmedi! Ey rüzgar, git ve pişman olduğumuzu söyle adını unuttuğumuz o ülkelere, adını unuttuğumuz o eski gecelerin mutlu şehirlerine! Ey rüzgar, söyle onlara ne uzun bir acıdır bu, tükenmek bilmiyor! Aşk kelimesini, mecnun kelimesini öğrendiğimiz o topraklarda kıyılan, yok edilen insanlar umurumuzda değil artık! Kara peçeler de giysen, uzun eteklerde giysen, yağlı, kirli, sakallarla çirkinleşse de yüzün, sen benim asırlardır aynı kilim üstünde kıvrılıp yattığım kardeşimsin diyecek tek bir aydın kalmadı. Sırf senin şairlerinin ustalaştırdığı bir kederle sana koşacak, gönüllü koşacak, gönlünü verecek tek bir kültür adamı, tek bir yazar kalmadı. Ey rüzgar, git söyle onlara yüzyıl burada edebiyat, kültür değil, ihanet planladık.

Ebedi bir küslükle arkamızı döndük doğu'ya. Ve şimdi, üslerimiz, askerlerimiz, bizim çocuklarımız, bizim işbirliğimizle Amerika'yla başbaşa bu toprak parçalarını nükleer temizlikten geçirmek için, doğulu halkların karşısına dikildik. Batı kültürünü ruhen benimsemiş olabiliriz. Ruhen, islamcılık, kıyafetleri, siyasetleri, diktatörlerinden iğreniyor olabiliriz. Ama buralara, kahpelikle, pezevenkce, nükleer bomba taşıyıcılığından başka yapacak, söyleyecek insanlık görevimiz yok muydu? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Doğup büyüdüğümüz aynı şairler, aynı geçmiş, aynı hikayelerin topraklarına elin gavuruyla bir olmuş bombalamaya koşuyorsun! CNN'deki Afganlı, Pakistanlı müslüman görüntülerinden çok mu tiksindin! İnfilak edecek olan Yunus Emre'dir, Muhammed İkbal'dir. Mustafa Kemaldir, Cinnah'tır! Sen ne yapıyorsun Türkiye! Ne çabuk unuttun, 1914 yılında batı basınında bizim de aynı resimlerimiz aynı vahşi çirkinlikte yayınlanıyordu. Bu düşmanların aynıları, aynı sebeplerle 1914'de bizim topraklarımıza aynı silahlarla girdiler! Irak topraklarında, Yemen'de bugün çıkan petrol kadar kan döktük biz! Kağnılarla savaştık deyip ağlıyoruz, mermi taşıyan kadın resimlerini hala paralarımıza basıyoruz. Ballı meyvelerini kim yedi bu kanlı coğrafyanın. Görmüyor musun, kaç yıldır İran, Irak sınırından ülkemize gizlice girmek isteyen mültecileri tarayarak öldürüyoruz, basın suskun, kimsecikler duymuyor. Ağrı, Van illerimizde mülteci sayısı on binleri buluyor. Her savaş yüz bin, milyon mülteci demek, sınır karakolunda hepsini yine makineli tüfekle tarayacak mısın? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Hangi uygarlığa koşarsan, hangi uluslararası pakta koşarsan koş, bu kardeş ölülerinin sesleri ardından gelmeyecek mi? Alnımıza derin bir kahpelik yarası açıyorsun Türkiye! Ebedi bir azap içine sürüklüyorsun çocuklarını. Kendi ülkemizin köylerine gönderecek doktor bulamıyoruz, oralara nasıl gönderelim, diye küstah bir yalanla kendini kandırıyorsan, Kurtuluş Savaşı'nı bir daha düşün. Bir zafer değildi, I.Dünya Savaşı'yla birlikte bir imha hareketiydi, bir imhadan geçirildik. Şimdi aynı topraklarda 1914 yılında trenlerimizle süvarilerimizle, genç doktorlarımızla cepheden cepheye koşuyorduk. Bu savaşlar yok etti bizi, tarihten silindik. Dağlarımızda bir topal eşşek, Ankara'mızda bir sağır İsmet kaldı. Hukukumuzu, siyasetimizi, ekonomimizi kuracak işletecek aydın kadroları cephelerde bir mezar küreğiyle orda bıraktık. I.Dünya savaşı ve kurtuluş savaşının yıkımıyla yüzyıldır toparlanamıyoruz, yüzyıldır başımızı kaşıyamıyoruz. Dünya tarihinin en cani soyguncuları, bankacıları, gazetecileri nereden türedi sanıyorsun. Sahipsiz bu ülkeyi yağmalamaktan zevk alan bu bankacıları hangi şartlar, kimler doğurttu. Çıtları çıkmayan, hepsi kör bir uykuya dalmış bu aydınları kim büyüttü sanıyorsunuz. Sadece Kerkük topraklarımızda kalsaydı, Diyarbakır değil doğu'nun Avrupa'nın en parlak şehri olmaz mıydı? Kafkasya'da, Süveyş'te, Yemen çöllerinde bizi imha edenler, şimdi yine kaldıkları yerden saldırıyorlar. Sen ne yapıyorsun Türkiye? Bizi de 1914'de öldürülebilir halklar, öldürülebilir insanlar kategorisine sokup hiçbir çığlığımıza batıdan kimse cevap vermedi. Koma haline girdi kültürümüz. Beynimiz süresiz bir ölüm yaşadı. Bu yüzden hala nerden başlayacağımızı şaşırdık. Hangi kültürün içinden geldiğimizi karıştırdık. Türkümüzü, şarkımızı unuttuk, yasakladık. Bir yüzyıl bu imha hareketinin sonuçlarıyla kendi içimizde birbirimizi yedik. Kuzey Afrika'yı, Orta-doğu'yu bir midyenin içini yer gibi elimizden alıp lüp diye yutuverdiler! Bu olup biten savaş bizim maceramızdan birşey hatırlatmıyor mu sana! Biz imha edilirken burada, arkamızdan sadece Pakistan para toplayıp göndermedi mi Mustafa Kemal'e. Sen ne yapıyorsun Türkiye! Amerikan bombaları Pakistan'a düşerse şimdi, öldürülmenin korkunç acısı değil, hiçbir tarihin yazmadığı bir ihanetin baş suçlusu olacaksın! Sen ne yapıyorsun Türkiye? Hıristiyanlarla-Müslümanların savaşıysa, senin hristıyanların yanında ne işin var? İyilerle kötülerin savaşıysa, senin kötülerin yanında ne işin var? Burada, yüz binlerce evladın bugünlerde oturmuş, kara kara bunları düşünüyor!

Tarih sahnesine ilk çıktığımız, İpek Yolu'na ilk düştüğümüz günden beri, şimdi bombaladığımız o şehirlerde, unutma Türkiye, eski bir sevgilimiz vardı. Kızgın güneş altında, sıskacık bedenleriyle. Duman renkli sarıklarıyla sadece yiyecekleri kadar dilenen. Vebalı gibi tirtir titreyerek ilahiler söyleyip aşk, aşk, aşk deyip üç kıtanın dağlarında gezinen dervişlerimiz, erenlerimiz, abdallarımız vardı, aynı aşkın çocuklarıydık biz.Dünyanın en güzel kalpli bu dervişlerin çocukları! Bu aşkı kim bitirdi?

                                                                           Nihat Genç

 

 

NİHAT GENÇ (Amerikan Köpekleri)

                            

Amerikan  Köpekleri
                        
           Nihat Genç (3.8.2003)

Hürriyet yazarları Yalçın Doğan, Özdemir İnce Bağdat'ta ABD askerlerince tutuklandı, gazetecilerimiz 'biz CNN'de çalışıyoruz' dediler, askerler yemedi, gözaltına aldı, inceleme yaptılar, baktılar ki hakikaten CNN'de çalışıyorlar, 'bizimkilermiş' deyip bıraktılar. Peki, başka gazete­cilerimiz, CNN'den değiller, ne olacak?.. Ama aklıma bir şey geldi. Türk askerleri de Aydın Doğan'dan 'CNN basın kartı' pekala alabilir, böylelikle 'çuval geçirilmeyi' önlemiş oluruz, 'bizim­kiler' muamelesi görürüz... Amerikalıların 'bizimkiler' muamelesi çektiği bu yazarlar, Türkiye yazarları, Türk'ün yazarları olurlar... Rezilliklere, şaka bile yapılmıyor.

Nükleer tehditlerle gezegenimiz yıkılıyor, tarihin en acımasız haksız savaşlarıyla dünya yıkılı­yor, herifin derdine bak, oturmuş plazasında klimalı odasında 'asker gönderelim' diye fetva veriyor. Doktor, hemşire, mühendis, elektrikçi, gıda yardımı gönderelim, aklından geçmiyor.

Ertuğrul Özkök, Sedat Sertoğlu, Sedat Ergin, Altemur Kılıç vb. bir yığın üfürükçü sallıyor. Şu Altemur Kılıç, herif, aksırık tıksırıklarını fikir sanıyor, aksiliklerini Türk Milleti'nin onuru sa­nıyor, Türkiye'yi üç kişiden ibaret sanıyor, babası, Atatürk ve kendisi. Ya şu Sedat Sertoğlu...

Bazı yazarlarımız kendini satmış olabilir, ama kendileri satıldı diye Türkiye'yi de satılmış ka­bul etmeleri, artık rezillik değil, palyaçoluğun dik alası.

Irak savaşı öncesi, hatırlayın. Tüm ekranlar, büyük medya, istinasız Amerika'nın yanında kılıç sallıyordu. Birkaç küçük gazete, birkaç küçük TV, Amerikan aleyhinde ancak propagan­da yapabiliyor ve aşağılanıyorlardı. Ne oldu? Büyük medya Meclisin ve Türk halkının tükürükleriyle boğuldu. Vatan haini, kalleşler, işbirlikçiler olarak beş-on kişi ortada kaldı. Kaçtır dün­yaya rezil oluyorlar.

Bakın kimleri çıldırtıyor, ekmeklerinden ediyorlar. Ülkemizde birçok elçilik görevlisi, yaban­cı medya mensubu, ABD'de de birçok düşünce kulübü (Think-Tank) işte bu medyamızı izle­yerek, Türkiye'deki havayı koklayıp bilgi edindiğini sanıyor, işte kızıl kıyamet burada kopuyor. Ülkemizi ısrarla büyük medya üzerinden koklamaya çalıştıkları için göt üstü düşüp, her defa­sında çuvallıyorlar. Düşünün, elçilik görevlisi ya da muhabirsiniz, gazetelere bakıp, Türkiye böyle düşünüyor' diye yıllardır rapor veriyorsunuz ve tüm dünyayı aldatıp yanıltıyorsunuz. Tezkere günlerini hatırlayın, tüm dünya işte böyle şaşırdı, afalladı. Medyadan aldıkları izlenim­lerle fos çıktılar, şaşırdılar. Artık yabancı elçilikler, yabancı muhabirler kafayı yemiş durumda, artık onlar da gazetelerimizi okuyup, 'asker gönderelim' sloganlarını görünce, golüyle gülü­yorlar, bu gülünçlükleri dünyaya yansıtmıyorlar!

Ancak, inanılmaz şaşırtıcı, yanlış bir siyasal hava yaratılıyor, iletişim araçlarıyla tüm dün­yanın karıncalan, böcekleri izlendiği halde, Türkiye halkının görüşlerini kimse bilemiyor. Bu da bizim işimize geliyor, hem yabancı basın, hem elçilikler, Türkiye'deki havayı koklamakta zor­lanıyor. Bizim medya yine bir balon şişiriyor, koskoca Pentagon bu balona inanıyor, kararlar alıyor, bakıyor ki sonra kazın ayağı böyle değil, bokun bokun oluyorlar. Sonra da Türkiye bizi yanılttı diye tehditlerde bulunuyorlar, sizi yanıltan Türkiye değil, köpeklerinizi

işte, Abdullah Gül Amerika'ya giderken, yine Türkiye asker gönderecek, pazarlığa geliyo­ruz diye raporlar-yazılar verdiler, yine burunlarında sinek şaplattılar. Büyük medyamız başımız­dan eksik olmasın. Hep yanıltsın. Medyamız, Türkiye halkının düşüncelerine hiç itibar etme­yerek, aynı zamanda Türkiye halkının gerçek düşüncelerini de saklamış oluyor ve Amerika her defasında bozum oluyor. Bu iyiliklerini unutmayacağız.

(Abdullah Gül'ün danışmanı Ahmet Davutoğlu çok değerli bir bilim adamıdır, Türk halkının derin hassasiyetlerinin farkındadır. Bir düşünün bu koltukta bugün Demirel, Tansu, Ağar otur­saydı, halimiz nice olurdu? Verilmiş sadakamız varmış.)

Şimdi Pentagon da ayılmaya başladı, köpeği gazetecileri kendilerini sürekli yanıltmasından bıktı, 'adam sandım eşeği, altına serdim döşeği' yine bir bok çıkmadı, diyorlar. Neyse, köpek­lerle sahipleri arasındaki bir sorun, fazla karışmayalım.

Dünya siyaset tarihi, borçlu ülkelerin fazlasıyla tavizler verdiğini yazar, ancak, borçlu ülke­lerin her denileni yapmak zorunda kaldıklarını yazmaz. Dünyada, batağa saplanmış işgal­ci Amerikan askerlerinin yanına asker göndermek isteyen tek ülke var mı? Sadece bizim 'şar­latan' yazarlarımız var. Ülkemizin, halkımızın, meclisimizin 'lavuk' olmadığını, 'satılmadığını' tezkerede gördünüz. Bu cahil ve satılmış yazarlar gibi düşünen bin kişi dahi olmadığını gördü­nüz. bu ülkenin onuru, ahlakı, stratejisinin bu büyük medyanın hiç konusu olmadığını, onla­rın hayatlarının ‘pazarlık’ olduğunu da gördünüz. Avrupa Uygarlığının ahım şahım devletleri, değerden, insanlıktan şampiyon olmuş ülkeleri dahi Amerika'ya karşı sus-pus olurken, beş kuruşsuz bu zavallı ve yoksul ülkenin tezkeredeki kararını hep birlikte gördünüz. Yine görecek­siniz. Sizlerin çuldan çuvaldan siyasetleriniz ortada. Dünya coğrafyasında bu kadar fütursuz­ca, bu kadar haince üfürüp sallayan tek bir yazar, gazete gösterin. Yok. işte, köpekleriniz sayesinde, kaçtır Irak'ta, havanda su dövüyorsunuz! Bu medya on yıllar boyu bizi çok rezil etti, biraz da sizin ağzınıza sıçsın, öğrenin, köpeklerle siyaset olamayacağını!

Neyse... Araplar bizi arkadan vurdu edebiyatı, medyada hâlâ iş yapıyor. Tarih dışı kalmış bu düşünceye hâlâ itibar eden ajanlar var aramızda. Önce İngilizler, sırasıyla, Fransızlar, İsra­il ve Amerika, Türk-Arap düşmanlığı için bu edebiyatı yüzyıllardır kullanıyor. Aynı ülkeler, Arap­lara da Türkler sizi altı asır sömürdü' edebiyatı yaptılar, yüzyıldır.

Türk yazarlarının 2003 yılında hâlâ bu gerici, provakatif ajanların fikirleriyle yazı yazıyor ol­ması cahillik, acıdan da öte, tam bir gülünçlük.

Önce bilmeniz gereken tarihi bilgi şudur, bizi arkadan vuran Araplar bugün tarih sahnesin­de yoktur, İngilizlerin kurduğu tüm krallıklar Arap milliyetçileri tarafından yıkılmıştır. Arap ba­ğımsızlık savaşları iki aşamada olmuştur, birinci cihan harbinde Türklere karşı, ellili yıllarda İngilizlere karşı. Hatta, bizi arkadan vuran Arapların oğlu Kral Faysal, yani Mustafa Kemal'e kar­şı cephede savaşan Şerif Hüseyin'in oğluyla Atatürk, Saadabat paktını kurarak, bağımsızlığı­na kavuşan Araplara karşı kin gütmediğini, dosta düşmana ve bizlere karşı milli bir devlet po­litikası olarak göstermiştir.

Ayrıca, I. Dünya Savaşı'nda ve istiklal Savaşı'nda varolma-yok olma savaşı verdiğimiz halde, bugün hiçbir Türk'te, Araplar kadar büyük İngiliz nefreti yoktur. Arap demek, tepeden tırnağa İngiliz nefreti demektir. 19601ı yıllara geldiğimizde Arap topraklarında tek bir İngiliz kal­mamıştır, İngilizlerin kukla krallıklarını Araplar alaşağı etmiş, tarih sahnesinden silmiştir. Yani, bizim, bizi, arkadan vurdular dediğimiz Araplar bugün tarih sahnesinden silinmiştir. Vahdettin'in, Abdülhamit'in silindiği gibi.

Ama hâlâ zavallı, cahil yazarlarımız yaygara koparıyor, bu fikirlerimizin Ortadoğu toprakla­rında hiçbir anlamı ve karşılığı kalmamıştır. Arap yazarlar, 'Allah'ını seversen ne diyor bu Türk­ler' diye şaşkın şaşkın bizi izliyor.

Aksine, İngiliz muhipliğini Ortadoğu topraklarında yalnız ve yalnız bizler yapıyoruz. Bizi ar­kadan vuranların elinden tutup Arap milliyetçilerinin karşısına eski kralları bir güç diye çıkarı­yoruz. Buyrun, hatırlayın. Irak Savaşı günlerinde, büyük gazetemizin manşetini. Ordumuzdan İngilizlere tarihi tokat. Güya, İngilizlere l. Cihan Harbi'ni hatırlatıp, yardım isteklerini geri çevir­mişiz. Yalan. Oysa, bu manşetle bir hainliği maskelemeye çalıştılar. O da, biz Türklerin milli düşmanı Şerif Hüseyin'in torunu, devrik kralın oğlunu Irak'a götürdük. Üstelik adamla NTV’ de röportaj yaptık. Bizi vuran Arap'ı, bizler ağırladık, karşıladık, yatırdık, yedirdik, otellere yerleş­tirip kapısına güvenlik koyduk. Bizi vuran Arap'ın çocuğunu el bebek gül bebek saklayıp, giz­leyip emaneti Irak topraklarına, yani Arap milliyetçilerine karşı savaşsın diye biz gönderdik!..

Mesela bir Türk çocuğu olarak benim Şerif Hüseyin'e karşı öyle bir kinim var ki, hâlâ onun yedi kuşaktan torununu yolda görsem, öldürürüm, diyorum kendime. Ama devletimiz, med­yamız, Türkçülerimiz hem Araplar bizi arkadan vurdu diye edebiyat yapacak, hem de bizi vu­ran Arap'ı ağırlayıp besleyip, Irak'a gönderecek.

Peki, bu kadar haince, ajanca yalanlara nasıl kanıyorsunuz? Çok basit, yakın tarihimizi hiç okumamakla!

Neyse... Yakın tarihimizde devletimiz adına onur duyacağımız entelektüel çabalar da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Neyse... Yakın tarihimizde devletimiz adına onur duyacağımız entelektüel çabalar da oldu. 1961 yılında ülkemizde, çok değerli yazarlarımız Şevket Süreyya Aydemir ve Y. Kadri Karaosmanoğlu'nun çıkarttığı ORTADOĞU adında bir strateji dergisi çıkar. Yani, çok sağlam el­lerimiz, büyük bir düşünce vicdanı ve içtenlikle ülkemize büyük çapta bir hizmet yapar. Bugü­ne kadar bu yoğun kapasite ve derinlikte ve içtenlikte bir dış politika dergimiz olamadı. Dergi­nin 67'ye kadar çıkan 60'ın üstünde sayısını inceledim. Genç cumhuriyetimizin bu iki güzel öğretmeni Ortadoğu ülkelerine ağır bir saygı ve yetenekle birbirinden güzel dostluklar, mesaj­lar gönderir. Cihan harbinin yaralarını güzelce ve ahlak temizliğiyle sarmaya, Ortadoğu'daki kardeşlerimizle kutsal bir beraberliğe doğru yol alırlar. Derginin 11. sayısından sonra dergi yö­netimi tümüyle Celal Tevfik Karasapan'ın eline geçer. Yani, bu güzel duyguları ve politikaları, mit müsteşarlarımız, büyükelçilerimiz yazılarıyla paylaşır. Iran, Irak, Suriye, Mısır, krallıklar, Mağrip (Kuzey Afrika), Yemen, Kızıldeniz, Basra hakkında

olaylar, antlaşmalar, iklim, seyahatler, yumuşak bir dil­le ve bir aydın iyiliğiyle kaleme alınır. Neler öğreniyor­sunuz, neler, Libya'nın kazandığı paraları harcayacak bir halkı olmadığı için, komşu ülkelerden halk ithal etti­ğine, Pakistan'ın taşı olmadığı için, yüz binlerce Pakis­tanlı çocuğun yüzyıllarca tuğla fabrikalarında çalışmak zorunda kaldığını, Arap sosyalizminin saniye saniye gelişimi, çatışmaları...

Dergiyi okudukça ağlayası geliyor insanın. Şevket Süreyya Aydemir ve Karaosmanoğlu'nun bu sert ve acımasız coğrafyaya bir ağbi, baba yumuşaklığıyla derin dostluklar kurmaya yönelik yazılan, mesajları, ha­berleri ve yeniden siyasal ilişkilerimizi örme çabaları. Ölümcül düşmanlara karşı ağır hastalığımız milliyetçi­liğin yolunu şaşırmış militanlarına tatlı tatlı dersler veri­yorlar. Ve zaman zaman bizlere: 'Geleceğin aydınlan, Ortadoğu'yla dost olmadan yaşamayız. Ortadoğu kar­deşliğine katkısı olacak geleceğin aydınlarına...' gibi ibareler, duygudan öldürüyor insanı. Araplarla, iç içe, samimi, tam bir kardeşlik rüzgarı estiriliyor.

Son kırk yıldır işte birileri tarafından bu 'dostluk' ağ­ları parçalanıyor. Bir zamanlar, kırk yıl önce devletimiz, aydını, mit müsteşarı, elçisiyle bu dostluğu yeniden kurmanın derdindeydi... Şimdi o dergideki Şevket Sü­reyya, Karaosmanğlu'yla aynı fikirleri söylemeye çalı­şıyoruz, ama artık marjinal kalıyoruz. O günlerde dev­letimizin fikri, meşhur ve güzel yazarlarımızın fikirleriy­di. Bugünlerde, Ortadoğu bizim kardeşimiz dedikçe, devletin içinden birileri tarafından neden dışlanıyoruz.

Bu dostluk nasıl bir fırtınayla altüst oldu, inançları­mız, kardeşliğimiz nasıl çatırdayarak yıkıldı, hangi fikir­ler bozdu bu birliği?.. Bizi, komşularımıza ve coğrafya­mıza son kırk yıl içinde kimler düşman etti!.. Türk Dev­leti son kırk yılda ne oldu da, bu Ortadoğu siyasetinden vazgeçti?., işte birileri bu 'tarih'i öldürdü, bizi Araplara düşman yaptı...

(Dergide bir tuhaf durum gördüm, bugün Daily News Gazetesi'nin sahibi İlnur Çevik'in babası, Türki­ye'nin tescilli meşhur masonlarından ilhan Çevik'tir. Nasıl olmuşsa derginin on birinci sayısında bizim ya­zarlarımız Şevket Süreyya, Karaosmanoğlu gönderil­miş, imtiyaz müdürlüğüne ilhan Çevik getirilmiş. Mev­zuu çözemedim. Komplo teorilerine de inanmam. Gö­rünüyor ki masonlar, derin devletimizin strateji dergi­sinde dahi boy göstermeyi başarmışlar.)

Yani, bugün devletin strateji dergisi Avrasya Dosyası'nın Türkçü politikalarına bizi kimler getirdi? O büyük ve büyülü dünyadan bizleri kimler ayırdı?

Bugün, genel bir kanaat halini almış çok yanlış bir düşünce var. Sanki bizler, Cihan harbinden sonra kü­süp Ortadoğu'ya arkamızı döndük. Hayır. Atatürk'ün Saadabad paktını düşünün, karşı cephede savaştığı Melik Faysalla el sıkışıp antlaşmalar imzaladı. Bizlerin Araplara karşı düşman vaziyet almaya başlayışımızın tarihi, İsrail Devleti'nin kuruluşuyla başlar. Yani, bizim Ortadoğu'da temel politika değişikliğimiz cihan harbi yenilgisiyle değil, Menderes ve sonrası hükümetlerle başlar.

1950'lerde Afrika ve Ortadoğu'da bağımsızlık rüz­garları eser, tek bir bağımsız ülke yokken, 19601ı yılla­ra geldiğimizde otuz, kırk, elli ülke bağımsızlığına kavu­şur. 1950'den sonra Arap topraklarında çok kuvvetli milliyetçilik akımları güçlenir. Araplar tek tek bağımsız­lıklarını kurarlar. Burası önemli.

Çünkü, yedi yüzyıl siyaset yapamamış ve başkala­rının emrinde çalışmış Araplar, Baas rüzgarıyla sarhoş olur. ilk işleri tüm Arapları birleştirmek. Mısır ismini kul­lanmaz, Suriye'de, Birleşik Arap Cumhuriyeti'™ kurar­lar. Bu fikirlerini kendi kültürlerine uygun bir sosyalizm teorisini inşa ederek tarih sahnesine sokarlar.

Mısır'da Cemal Abdül Nasır bir Arap devi olarak gümbür gümbür konuşur. Arapların ufku gelişir ve do­ğuya ve batıya, yani Rusya ve Amerika'ya karşı bir üçüncü güç olarak naralar atarak siyasete girerler. Na­sır kadar, Ortadoğu topraklarında, İngiltere’ye, Ameri­ka'ya ve Batı'ya karşı, onun kadar sert, kararlı ve net konuşan tek bir Arap lideri çıkmadı. Müthiş bir adam­dı. Arap halkı radyo başında onu dinleyip kendinden geçiyordu. Altı günlük İsrail Savaşı'yla Nasır'ın simleri döküldü, gözden düştü ve sonra öldü.

Nasır'ın gümbür gümbür ateşli konuşmalar yaptığı bu günlerde Araplar Türkiye'yi çok seviyordu, hatta Baas, bizim Kemalizm’e tıpkı benziyor, taklitti. Zaten Baas'ın ileri gelenleri Osmanlı okullarında okumuş, çoğu Konyalı, İzmirli, Urfalı, Osmanlı'nın aydınlarıydı. Bizle­re, kardeşlikleri ve hayranlıkları hiçbir zaman bitip tü­kenmedi.

Ve her defasında bizimle, ölçülü, mesafeli, saygıyla konuşmaya çalıştılar. Ancak, 1950'den başlayarak, Türkiye Devleti'nin önce İsrail’e sonra İngilizlere taraf olmasına dayanamadılar, ipler, biz İsrail’le yakınlaştık­ça, İngilizleri destekledikçe koptu. Mısır'ın milli davası

kanal savaşında İngilizleri tutunca bizler, tarihsel bü­yüklüğümüz bir günde yok oldu. Araplar Türklere düş­man olmamak için çok çaba sarf etti, mesela tüm Arapların milli ve ortak davası Filistin'e güç vermemizi istediler... Mesela kanaldan hiçbir İsrail gemisi geçe­mez, hiçbir Arap toprağına İsrailli ayak basamaz. An­cak, bizler Ortadoğu'da siyasetimizi İsrail’le kurmaya çalıştık. Ve İsrail’in Ortadoğu topraklarında cirit attığı, alışverişe girip allem kullem ettiği tek Müslüman devlet olduk.

Türk yazarlarının en büyük cahilliği, Arapların hem İngiliz hem Amerika nefretlerini derinliği bilmiyorlardı, ciddiye almayıp, Arapları küçümsemeye çalıştılar. Bi­zim Amerika yörüngesine girdiğimiz yakın tarihte Arap­lar Amerikalılara karsı varolma-yok olma savaşına girdi. Araplar tarih sahnesinde henüz 'otuz yıl' bağımsız ka­lamadılar, bugün yarısı işgal edildi, diğer yarısı Ameri­ka'nın uydusu.

Bunun sebebi trajiktir; Araplar, özgürlük sarhoşlu­ğuna alışamadılar. Asırlar sonra ilk defa bağımsız dev­let kurmanın sarhoşluğundan kurtulamadılar, hem do­ğu blokuna, hem batıya, yani emperyalistlere külliyen meydan okuyup, naralar attılar. Boylarından çok büyük nutuklarının kurbanı oldular. Meydan okumalarla ba­ğımsızlıklarını yaşatacaklarına inandılar. Yüzyılların ezikliğiyle, bağımsızlığı, İngiltere ve Amerika'ya karşı topyekün bir savaş sandılar, İngilizleri hızla toprakların­dan defeden Arapları, çok geçmeden Amerika kıskaca aldı ve şimdi boğup, öldürmektedir. Nasır'a, 'Ameri­ka'dan gıda yardımı alıyorsunuz' diyorlardı o günlerde. Nasır bu laflan asla kaldıracak adam değildi: 'Gerekirse aç kalırız, gerekirse halkımız et yemez, gerekirse tek öğün yemek yeriz, bağımsızlığımızı kimseye, asla çiğ­netmeyiz!'...

Arapların bir hayat üslubu seçtikleri büyük Ameri­kan nefretlerine bir küçük misal vereyim. Dünya vahşet tarihinin hiç kabul edilmez en zalim katliamlarından bi­ri Esad tarafından Hama'da, diğeri Saddam tarafından Halepçe'de yapıldı, gaz bombalarıyla kasabalar yok edildi. Birinde Kürtler, diğerinde İslamcı grup Müslüman kardeşler tarihten kazındı, iki katliamında baş sebep, bir tarafta Kürtlerin Amerika politikası, diğer tarafta islamcıların Amerika'yla işbirliği yapıyorsun suçlamalarıdır. Hafız Esad, henüz geç bir subay­ken, 1964'lü yıllarda Amerikan işbirlikçisi , gördüğü Müslüman kardeşlerin ayaklanmasını affetmemiş. katliamından tam otuz yıl önce, hepsini bir gün geberteceğinin yeminini radyo başında alenen yapmıştır!

Araplar, milliyetçilik manyağı olmuştu, tüm Arapları birlik içinde, tek devlette toplayacaklar, büyük, birleşik Arap cumhuriyetini kuracaklardı, üç-dört yıl kurdular, Mısır-Suriye yan yana geldi, sonra bu deneyi Irak-Suriye yaptı, sonra iç karışıklık, darbelerle çözüldüler. Arapları bizi tanıtacak en büyük siyasi girişim, Arapların dünya siyaset sahnesindeki en büyük başarısı 'tarafsızlar' blokuna Baas partilerinin tam tekmil katıl­masıdır. Tarafsızların büyük bir lideri Tito, Nehru ise di­ğer büyük lideri Cemal Nasır'dı. Tarafsızlar bloku, dün­yayı kıskaca almış, Varşova paktı ve Amerika ve Nato'ya karşı, meydan okuyordu. Bugün dahi insanlığın tek kurtuluşu olan şu madde, tarafsızlar blokunun üçüncü maddesiydi: 'Elinde nükleer bomba bulundu­ran ülkelerle ilişkiye girilmeyecek, antlaşma yapılmaya­cak, elinde nükleer bomba bulunduran ülkelerin malla­rı alınmayacak!'.

Biz ise o yıllarda, elinde nükleer bomba bulunduran­ların kucağındaydık. Bugün, tüm dünyamız büyük bir insanlık çığlığı arıyor. Bu çığlık, bloksuzların o günkü bu maddesinde yazılı, hepimiz, dünyamız için insanlık için harekete geçeceksek, ve insanlığın tek bir şansı kalmışsa, o da, doğuda ve batıda hepimiz nükleer silah barındıranlara karşı tek cephe olmalıyız...

Tarafsızlar bloku, insanlığın ruhu ve vicdanıydı, bun­ları bu kadar çabuk unutmak, ahlaksızlıktır, özgürlüğün peşinden koşanlarla, köpekliğin, uyduluğun, köleliğin peşinden koşan halkların tarihlerini iyi öğrenmemiz ge­rekir!

Amerika, kısa zamanda, 70'lerin başında, Arapları içerden vurmanın yolunu fundamentalist İslami grup­larla bulmuştu, ya da petrol şeyhlerini Baas'a karşı kış­kırtarak.

Bugün Araplar, çözülmeye, heyecanlarını yitirmeye başlamışsa, bunun sebebi, dünya devi İngiliz, İsrail, Amerika'yı karşılarına almalarıdır. Sonunda Baas'ı, Arap Birliği’ni çökerten İslami gruplar da ters tepmiş, 1980li yıllardan itibaren bu gruplar Amerika'yı vurma­ya başlamıştır. Yani, Arap çöllerinde her kum tanesi Amerikan nefreti taşır. Amerikan düşmanlığı Arapların kültürel ölçüsünü, temkinini, özenini kaybettirmiş, gö­zünü döndürmüş, birer vahşi terörist görüntüsüne sok­muştur. Araplar, yani Müslümanlar bu kadar 'sert' bir millet değildi, önce İngiliz, sonra İsrail sonra Amerika'nın cehennem politikaları onları birer şizofren man­yağa çevirdi.

Arap milliyetçiliği, bağımsızlık ve onurun anlamını,, bugün dahi İngiliz ve Amerikalılardan, İsrail’den kurtul­mak olduğu düşüncesiyle anlar. Nasır'dan sonra Enver Sedat'a Amerika'nın barış ödülü vermesinin sebebi, ni­hayet bir Arap'ın Amerikalılarla masaya oturmuş olma­sıdır. Bu olay, son elli yılın hâlâ en büyük siyasi olayı ve Arap coğrafyasının yırtılmasıdır. Arap dünyası Enver Sedat'ı aradan geçen 25 yıla rağmen hâlâ affetmiş de­ğildir, zaten, bir İslamcı terörist tarafından bu yüzden öldürülmüştür. Ve Arap dünyasının büyük birleştirici abisi Mısır gözden düşünce, ortalıkta hokkabazca dö­nen, Kaddafi, Saddam gibi adamların eline kalmıştır, büyük Arap davası!

Kendi topraklarındaki amansız, emperyalizm savaşı bir yana, Arap gençleri Afganistan'a koşup, Rusya'ya karşı Afganistan bağımsızlık savaşını verdiler. Arapların varolma-yok olma savaşı verirken şehirleri, idareleri, kasabaları katliam, vahşet yerlerine döndü, birbirlerini öldürdüler, birbirlerini suçladılar. Kan gövdeyi götürdü­ğü bu elli yıl içinde, Türkiye ne yaptı, Araplar karşısın­da, İngiliz ve Amerika ve Nato, ve İsrail siyaseti izledi. Başka bir dünyanın menfaatlerine doğru uçtu...

Arapların birlik ve milliyetçi neşeleri bugün heyecanını kaybetmiştir, ancak Irak topraklarından direnişçi­ler Amerika'yı kazıdıklarında, o eski sağlıklı, kanlı, can­lı Arap neşesi, bağımsızlık keyfi yeniden yerine gele­cektir. Belki hayaldir, ama herkesin bilmesi gereken şu­dur, ama beş yıl, ama on yıl, Araplar, Amerika'yı bir gün mutlaka kovacaktır, çünkü başka türlü yaşamaları mümkün değildir. Ve unutmayın, günümüzün Arap mu­cizesi, muazzam bir direniş muazzam bir fedakarlıkla yaşayan Arap gençleridir!

İsrail saldırılarıyla Filistinliler tarih sahnesinde yalnız kalıyor, Arap topraklarının işgali karşısında, Avrupa, in­sanlık, susuyor, işgalci güçlerin tanklarını susarak sey­rediyoruz. Petrolü çalınan, talan edilen, tecavüz edilen Araplar karşısında, hiçbirimiz insanlığın vicdanından konuşmuyoruz!

Türkiye'yi bir uçuruma düşürecek dü­şünce de budur, NATO'ya, AB'ye girmesi, ABD çıkarlarını ilerletmesi, ülkemizin, insanlık vicdanından konuşmasını zora sokmakta. Ama artık, Ortadoğu topraklarında kurnazca, hileyle atılacak bir adım kalma­dı, Amerikalılar bütün siyasi puştlukları de­nediler. Türkiye'nin atacağı yanlış bir adım, bizi Araplar karşısında birkaç dolar için devleti­ni, onurunu, şerefini, askerini, tarihini satmış köleler gibi yapacaktır.

Bugünlerde hepimiz, bizi, Arapların düşmanı haline kimler ve neler getirdiğini yeniden düşünmek zorunda. Bakın doğu topraklarına dönük, CENTO'muz vardı, Türkiye-İran-Pakistan. 60'lı yıllarda CENTO sayesinde Trabzon ve Mersin limanına büyük vinçler gelip geniş­letilmiş, halen ülkemiz dünyaya bu limanlarla açılıyor, İran’a demir yolu döşenmiş ve üstüne CENTO sayesin­de 60'lı, 70'ii yıllarda komşularımızla tek bir sorun ya­şamadık! Şimdiyse, Gümrük Birliği antlaşması yüzün­den, bu ülkelere, Avrupa'dan izinsiz mal satamıyor, on­lardan, Avrupa'dan izinsiz mal alamıyoruz...

Nato, Varşova Paktının Avrupa kıtasına yönelmiş binlerce tümenine karşı Avrupa kıtasını korumak için kuruldu. Bizler tam elli yıl NATO'nun bekçiliğini yaptık. Bunun maliyeti olarak silahlara milyarca dolar, darbeler, kardeş kanı. Avrupa'nın Allah'ı olsa hiç değilse bu ülke bizim için silahlara milyarlar ödedi ve bugünkü ekono­mik çıkmazının bir sebebi de budur, der. Avrupa'nın Al­lah'ı olsa, eski dostumuz, der. Avrupa'nın Allah'ı olsa elli yıl sarıldığı dostunu, Sovyetler çöker çökmez sü­mük gibi kapıya fırlatıp, yedi kat yalnızlığa fırlatmaz. Avrupa'nın Allah'ı yoktur ve şimdi bizi eşit bir üye de­ğil, boynumuza bir demir halkayı antlaşmalarla bağla­mak istiyor. Eğer Avrupalıların Allah'ı olsaydı, AB'ye imza attığımız kırk yıl öncesinden beri, bu birliğin kuru­luş planları aşamasında birliğin içinde olurduk. Kırk yıl­dır, planlanıyor birlik, siyasi, sosyal, iktisadi, sınırlar, nüfus, parası planlanırken Türkiye hesaba katılırdı. Pro­jeler bitti, inşaat tamamlandı, şimdi de Türkiye'nin yük­leyeceği sosyal ve siyasi yükleri tartışıyorlar. Bu yük, bugünün sorunu değil ki başımıza kakıyorlar. Bu yük, kırk yıl öncesinden beri gelen bir maliyet! Şimdi, bina­yı bitirmişler, alırız da, almayız da, sonra gelin de... Tür­kiye'nin AB'ye sığmayacağı elli yıldır bilinen bir gerçek, AB'nin uzmanları, bilim adamları elli yıldır bu gerçeği bi­liyor. Oyalamalarının sebebi, bizim NATO'da köpeklik yapıyor oluşumuz.

işte Türkiye'de yüzünü Avrupa'ya içtenlikle dönmüş aydınlar arasında kafa karışıklığı ve gittikçe büyüyen Avrupa nefreti burada başlıyor. Avrupa Birliği'nin hak­sızca hukuk dinlemeden, attığı imzalan hiç dikkate al­madan Türkiye'yi kullanıp bir çöp gibi sokağa atması­n

NİHAT GENÇ (LADİN ORMANLARI)

 

LADİN ORMANLARI   

Nihat Genç

 

Karadeniz otoyolu etap etap hizmete açılacak, ancak, yolun tam olarak bitmesi 20-30 yılı alacak. Dünya coğrafyasının en nadide bu eşsiz sayfası tarihe gömülürken hem suskunuz, hem de artık yapılabilecek birşey kalmadı. Yol çalışmalarını izlediğinizde eşsiz doğa parçası karşısında müteahhitlerin tam bir canavar yöntemi izlediklerini görürüz. En ucuz, en kısa yoldan yolu tamamlamak için doğanın en güzel yerlerine merhametsizce saldırıyorlar. Yerkürenin ilk kurulduğu günden beri tüm kültürleri büyülemiş, Allah'ın ve doğanın eşsiz manzaraları, tarihe karışıyor. Kumsal yok oluyor. Koyulan mendirekler yeniden kum tutmaya başladı, cici sahilimiz oluştu diye seviniyor aptallar. Beş yüz kilometrelik denizi yüzmetre ileriye atacaklar... Nasıl atacaklar, dünyada örneği var mı? Tabii ki bataklığı bizden sonraki kuşaklar görecek. Doğanın yüzbinlerce yılda oluşturduğu enfes koylar, enfes küçük kayalıklar hiçe sayılıyor. Her biri dünya güzeli sahil kayaları yerine kaya parçaları dökülüp, asfaltın altına gömülüyor.


Karadeniz sahili artık İstanbul'un Sultanbeylisi, Ankara'nın Lalahan'ı oldu, bu kadar biçimsiz, tiksinti verici bir çirkinlik. Eskiden insan o yollara düşünce doğanın güzelliğinden için için ağlardı, şimdi, utanarak, mideniz kalkarak geri dönüyorsunuz. Duyan, gören yok. Türk tarihinin gelmiş geçmiş en büyük inşaat alanına medyanın, yazarların ilgisi hiç yok. Çünkü cahiller bilmiyor olup biteni. Müteahhitler Karadeniz'i cehenneme çevirdi, gören yok. Ses çıkartan hiç yok. Sahil yolu yapıldığında geri zekalı ve aptal kitleler ne güzel yolumuz oldu demeye şimdiden hazır. Bu yeni yapılan asfalt yoldan İspanya'da, İtalya'da hatta ırak'ta yüzbinlerce kilometre bulabilirsiniz. Bulamayacağımız ve burayı eşsiz yapan, dağların dik olarak denize inişi. Ve ormanla kaplı bu güzelliğin dalgaların içine kadar gömülmesi. Kaybolan bu güzellik. Karadeniz sahillerini güzelleştiren ormanla dolu dik dağların denize hücumu, şimdi, tam denizle dağ arasında elli metrekilk düzlük çekiyorsunuz. Bu inanılmaz, mucizevi doğayı alalade bir Malatya, bir Konya yoluna çeviriyorlar. Karadeniz'in bütün coğrafyalardan üstün, çarpıcı, güzelliği asfalta arabaara, koçlara kurban edildi. "Kalkınma, ilerleme, bina, beton" üzerine beyinler öyle yıkanmış ki, düz bir beton gören, kapkara asfaltı gören kalkınıyoruz diye seviniyor. Eşsiz doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu güzellikleri kimse umursamıyor. Dayanılacak gibi değil.
Karadeniz manzaradır, manzara yokedilmiştir. Karadeniz sahile gümbür gümbür inen dağlardır, dağlar yokedilmiştir. Karadeniz binlerce küçük koyuyla eşsiz, esrarlı güzellikler taşır. Bu minik koylar tamamen kayayla örtülüp, yokedilmiştir. Buna can dayanmaz. Çevre örgütleri, medya, yazarlar suskun, çünkü, ülkelerini, güzelliklerini okumamışlar, görmemişler, bilmiyorlar! Bu kadar cahil oldukları için patronları bunları parayla köpek yaptı gazetelere, TV'lere!


Yani, bugüne kadar, para, ya da fırsat bulup Karadeniz'e gitmemişseniz, Karadeniz'in coşkulu ormanlarının dalgaların üstüne hücumunu görmemişseniz, artık olup biteni kitaplardan okuyacaksınız. Hiçkimseye güzellik gösterecek yer kalmadı. İşte herşey siz yaşarken, siz TV programlarını, o sanatçıları, o gazeteleri okurken oldu. Sizler bu ülkede nefes alıp verirken, elinizden coğrafyanız alındı. Herkes sorumlu bu alçaklıktan. Duymadınız. Ne diyeyim ben size.


Yüzlerce alternatif taşımacılık dururken, her yatırım, her kalkınma hamlesine otoyolla başlamayı isteyen kimlerse artık, sahilleri oydular, değil insanları susturup öldürmek, mapuslara tıkamak, artık dağları, coğrafyaları imha ettiler. Kapkara ormanlarla dolu dağ başlarını kelleştirip kaya ve beton yığını yaptılar. Alkışlayın bu kahramanları, onların gazetelerini alın, onların gazetelerinde yazar olun, onların otomobillerine binin.. Binin, binin..


Ben geçimini sağlayamayan bir yazarım, gücüm, kuvvetim nedir, bir yazmayla olacak iş mi bunlar. Yazmanın çizmenin hiçbir işe yaramadığı büyük bir medya işgalinin sonucunu izliyorsunuz. Özgür basın, bağımsız yazarlığı hiçe saymanın sonuçlarını okuyorsunuz. Önce gazetelerinizi, TV'lerinizi elinizden aldılar, sonra dünyanın en eşsiz doğa parçasını toz toprak çakıl taşına çevirinceye kadar unufak ettiler! Olsun canım, siz de gider Rodoslar'da tatilinizi geçirirsiniz!.


Kimseye kızacak, karşı koyacak gücüm kalmadı.. Bu merhametsizlik karşısında kemiklerim hamur gibi, mecalim kalmadı. Şimdi çok iyi anlıyorum, insanlara, gurur, onur, bağımsızlık, güzellik duygusu öğretmeden, yatırım, kalkınma, ilerleme anlatmanın tam bir zebanilik olduğunu..


Bu faciayı geçen yıl yazdım, tek bir köşe yazarı ilgilenmedi, tek bir yazar ilgilenmedi, yazarlığı bırakacağım dedim, inadım inad. Birçok köşe yazarına olup biteni özetleyip gönderdik. Sayfalarında yer açmadılar. Bu kadar eşsiz güzellik taşıyan coğrafyayı bu aptallara teslim edince, olacağı budur. Demek ki, onu bunu köşeyazarlığı atamak, tayin etmek, basit bir torpil konusu değil. Duyarlı olmak, coğrafyayı tanımak, bütün bu soylu terbiyelerden geçmeden insanların eline kalem vermek tam bir canavarlık! Bir küçük haberi hala çıkmıyor!

Bunlar nasıl ekmek yiyor, bunlar bizim gibi normal insanlar gibi çay içiyor, çocuklarıyla konuşabiliyor mu? Hadi siz alın bu kalemi. Siz söyleyin. Peki neden bu kadar mahkeme açılıyor bana. Ülkemizde olup bitenleri söylemek suç mu? Neden önümüzü kesmeye çalışıyorlar. Bunları söylediğimiz için bizleri paramparça etmeye uğraşıyorlar, dergimizi, bölüyorlar, adamlarımızı ayartıyorlar, her türlü entrikalar deniyorlar. Yaşamımıza izin vermiyorlar.

Şimdi bana söylenen şu. Sen bunları söyleme, seni Nazım kadar şöhret yapalım. Ne yapacağım. Susacağım. Ulan, sanki elimde kimsenin bilmediği derin devletin gizli raporları varmış gibi. Gördüğümü herkes görüyor, sadece kimse yazmıyor, çünkü bütün dergiler, gazeteler işgal altında. Otobüse binip gidin, siz de görün.
Çok gizli belgeleri ele geçirmiş bir gazeteciymişim gibi bana teklifte bulunuyorlar. Hiç gizli belge yazmadım, çünkü, gizli belgelere ulaşacak kadar gücüm, kudretim, adamlarım olmadı. Demek ki, hasbelkader derinlerden haber alan gazeteci türü olsak hiç dayanamayacak çekip vuracaklar bizi.

 

Bütün bilgilerimizi toplayıp yeni baştan konuşalım. Dağlar, kapkara ve sık ormanlar, geniş ağaçlar, deniz ve dalgalar iri kaya ve iri dağ gövdeleri, bunlara tabiat denir, insana yücelik, güzellik derinlik gibi ilahi duygular verir. İnsanlar, Tanrıya, ötelere, coşkuya, estetiğe, çalışmaya, aşka, buraları görerek, yaşayarak ulaşır. Ey benim aptal milletim. Coşkuyla didinip çalışan fırtınalı ruhları bu muhteşem tabiatın rüzgarları ve güzellikleri yaratır. Bu aşk dolu, coşku dolu sahilleri, ormanları ırmakları göstermezsek, insan yetiştiremeyiz. İnsanlar eğitimini, tabiatın muhteşem bu esrarengiz ve kıran kırana heyelarından, rüzgarlarından, dalgalarından, bulutlarından alır. Bu beton yığınlarından neyi alacaklar! Ulusoy'un, Koç'un arabaları satınca bok mu olacak! Bok çuvalından milyonlarca genç beyin! İki feribot, bir tren, ya da tünelle dümdüz İç Anadolu'ya açılmak varken, bu eşsiz tabiatın ırzına geçmek kimin fikri! ANAP'ın, Özal'ın, Demireller'in, Çillerler'in, sağcıların, gerizekalı gazetelerin, dangalak sürüsü köşeyazarlarının fikri. Bu utanç dolusu insanlarla dolu bir coğrafyada yaşamak imkansızlaştı!
Benim dangalak cahil halkım. Doğanın milyonlarca yılda oyup güzelleştirdiği o küçük sahil kayacıklarına iyi bakın. Mikelanjo'nun bütün eserlerinden daha değerli olan, eşsiz doğanın milyonlarca yıldır oyduğu, üstünü kadifemsi yosunlarla örttüğü yüzbinlerce irili ufaklı kaya parçalarını, birkaç dolar uğruna beton altına gömdünüz. Dalgaların, denizlerin, balıkların, yosunların, ormanların, sellerin, milyonlarca yıl çırpınıp çırpınıp güzelleştirdiği yüzbinlerce deniz kayası, sahil kayasının üzerine acımasızca dozerlerle gittiniz! Müteahhitler, ağızlarının suyunu akıta akıta vahşet gösterisi yapıyor, seyderiyorsunuz. .iklerini dünyanın en güzel sahilinde sallaya sallaya geziyorlar, susuyorsunuz. Tek bir çiçeğe dokunmamış, bir kitap okumamış insanların eline binlerce dozer verirseniz, olacağı buydu. Yeryüzünün en güzel giysisi ormanlardır ve bu inanılmaz yeşil sadece Karadeniz'de denizin üstünü ağaçla doldurmuştu, nasıl kıydınız! Dozerler, kepçeler, öküz müteahhitlerin cinsel organı. Doğa, orman, ağaç demeden saldırmaktan zevk alıyorlar. Yüz tane körpe manken kıza rağmen Kadir İnanır bey, nasıl doymamışsa, müteahhitler de aynı doymaz cinsel hastalıktan saldırıyorlar. Dağlarımız, taşlarımız müteahhitlerin kepçelerle saldırganlıştıkları yatak odaları. Hem düzüp, hem parçalayıp, hem de para alıyorlar. Bayındırlık bütçesi müteahhitlerin haremi, mahremi... Kıyıcılık taşıyan bu dangalak ruhlar, para, iktidar bulduklarında nasıl despotlaştıklarını görüyorsunuz, kurbanları dün insanlardı, bugün Anadolu coğrafyası. İnsan denen azgını eğitmezsen, zenginlik ve rütbe için bir toplumu toptan fuhuşa sürükler, toptan köle eder, toptan soyar, toptan öldürür, toptan satar! Alın başınıza çalın! Doğada birgün yaşamamış insanlarla doğayı konuşmak imkansız, kime, neyi anlatıyoruz. Bu coğrafyaların en güzelinin imha etme projesinin adı: Türk mucizesi! Büyük Türk milleti, yolunuzla övünün, şişinin, gurur duyun, bir de açılışına yüzbinlerce Türk bayrağı getirin, süsleyin asfaltlarınızı! Dağ başını marşları çalın.


Trabzon'dan otuz kilometre içeri Maçka, Maçka'dan sekiz-on kilometre içerde dünyanın eşsiz kültür miraslarından Sümela Manastırı gizlidir! Manastır'dan tepelere kadar yirmi-otuz kilometrelik alan, enine ve boyuna aynı zamanda doğal milli parktır! Piramitler gibi, Çin seddi gibi, sayısı yedi-sekiz olan inanılmaz harika eserler içindedir. Hem fotoğraf, hem de kameralar Meryemana kilisesinin derin etkileyiciliğini veremez. Dağın içine, kayalara oyulmuş ve yirmi dakika dik yürüyüşle tırmanılan tepedeki Sümela Manastırı'nın yerden çıplak gözle görünüşü etkileyici, akşamları ise ürperticidir. Velhasıl, Sümela Manastırı'na kadar gitmemişseniz, bu yapının çarpıcılığını fotoğrafla, kamerayla anlamanız mümkün değildir. Öncelikle dik orman içlerinden kaya parçaları gibi dökülüp gelen suyun gürültüsünü duymamışsınız demektir! Sular bu toprakların hiçbir bölgesinde bu denli kudurmuş yamaç aşağı dolu dizgin akamaz. Ormanda gizlenmiş bütün deliliklerin, vahşiliklerin sesini sert kayalara çarpa çarpa kulaklarınızın içine sokuverir. Bu topraklarda yaşayan çoluk, çocuk, anne, baba, öğretmen bu muhteşem dağları ve çağlayanları ve ormanları görmemişse, ülkesini tanımıyor demektir! Ülkemizin Selimiye gibi, Ayasofya, Süleymaniye, Divriği Ulu Camii gibi birkaç büyük mirasından biridir, ormanlarıyla, yalçın yükseklikleriyle insanlığın büyük mirasları içindedir. Sümela Manastırı'nın büyüklüğü, binanın mimarisinden değil, mimarinin dağın yüceliği ve yükseklik duygusuyla bütünleşmesinden gelir. Sümela Manastırı'ndan Zigana tepelerine kadar sık ormanlarla doludur ve birçok tepe, balta girmemiş orman ayarındadır. Çünkü bu sert ve dik tepelere ulaşmak, çıkmak, mümkün değildir. Ülkemizin en sık en kara ormanları burdadır. Sümela Manastırı fotoğraflarında gördüğünüz kayadan fışkıran ağaçlar Ladin ağaçlarıdır. Bu toprağın gururlu ağacı ladindir. Ladin'i söküp aldığınızda tepeler kelleşir, yerine başka bir tür yetiştirmek imkansızdır. Bu tepelerde, ayılar, kurtlar ve karacaların da şöhreti büyüktür.. Kurtları yazın Bayburt, Gümüşhane ovalarına iner ve kışın dönerler. Burada yaşayan Karacalar ve yöre halkının sığın dediği geyik yavruları meşhurdur. Ulaşılması, sayılması, kontrolü mümkün değildir. Ayıları, sizler saldırmadıkça size saldırmaz, siz yine de dikkatli olun. Ülkemizin hiçbir yöresinde bu kadar çoklukta ayı, kurt, karacanın bulunması mümkün değil.


Ulaşılmaz yüce tepeler ve yağmur ormanları! Maçka'dan Zigana'ya uzanan kapkara ormanlar hala bilinmeyenler ve hala el değmemiş esrarengiz, büyüleyici güzellikler taşır. Doğu Ladinleri'ni mutlaka görmüşsünüzdür. Çam türüdür. Çam ağacının tıpkısı olduğundan çam deyip geçer yöre halkı. Ancak, çamların en soylusudur! İğne yaprakları çamdan küçük ve uçları iğne gibi değil, kütüktür. Elli altmış metreye kadar ince uzun büyürler. Gövdeleri çam gibi çatlamış kabuk kabuk değildir. Reçinesi çok az, lifleri sık olduğu için çok değerlidir. Bu tepelere tutunmasının sebepleri derindir! Önce "yağmuru" çok sever, sonra rüzgarsız yapamaz. Çünkü ladinler kendilerini budayamazlar. Her mevsim kuruyan dallarını mutlaka sert rüzgarlara kırdırıp söktürmek zorundadır, yoksa, kuruyan dalların çürümesiyle ladinler ölebilir. 1935'li yıllarda Trabzon sahilden Maçka sınırlarına kadar otuz kilometrelik alan işte bu ağaç kabuğu hastalığından ikiyüz bine yakın ağacı kurban verdi ve bu bölge bugün orman olmaktan çıkıp basit bir yeşilliğe dönüştü! Ormanlar artık Maçka'dan başlıyor!

Ladinlerin Zigana için değeri paha biçilmezdir, önce, manzarası, yani, soylu görünüşleri, yani, kayaların dahi içinden fışkırıp boy atması, bilinen tarih içinde bu tepelerin ruhunu, karakterini, toprağını, kayasını, yağmurunu en iyi bilen, tanıyan ağaç olmasıdır!


Ne kadar yağmur yağarsa yağsın, Ladinlerin midesi şişmez, gövdeleri genişlemez. Eklemleri, kemiği dümdüz, bir kalem beyfendisi, düzgün fiziğiyle o tepelerde ne arıyor sanıyorsunuz. Sinirlerinden ve damarlarından zekilik ve lacivert bir yakışıklıık akar! En sert rüzgarları aldığı halde yıkılmaz, bükülmez. Gözleri belki kan çanağına döner, kararır, koyulaşır, ama, ne kadar tehlikede olursa olsun kendini bırakmaz! Bıraksa da, bir kere bırakır kendini, aşağısı uçurum, hiç şansı yok. Kayaların içinde büyüyecek toprağı nerden buldu diye şaşarsınız! Soylu ladinler, milyonlarca yıldır bu tepelerde özgürce yaşıyorlar! Dağları tepelerinden sarmış kapkara örtüsünün güzelliğini düşünün. Siyah bir canlılık ve simsiyah bir ateş getirir. Karşı konulmaz bir buğulu hüzünle boğulur tepeler! Başınızı kaldırıp baktığınızda ruhunuzu kamçılar! Ladinler hep başları kalkık, Karadeniz'den gelen dumanları, yağmurları, rüzgarları bekler. Gizlice ağlatır hepimizi. Bu kadar kara, bu kadar yüce, bu kadar yüksek, bu kadar dimdik nasıl kalabilir bu ağaçlar! Dağların soyulmasına fırsat tanımaz, eteklerindeki karacaları, ayıları, kurtları, domuzları gümbür gümbür derelerinden, sert fırtınalarından korur! Yani... Hani derler ya, yeniden dünyaya gelsem... Bir ladin gibi o tepelerde yükselsem derim. Kayaların kalbinden! Omuzlarıma otursa yağmur bulutları.. İnce, uzun yapılı, kusursuz güzelliğim, her gelip geçen bulutu ayartsa... Gece, sabah ve akşam, o sağlıklı, gürbüz, o sert ve masmavi dumanlı başımı eğmeden durabilsem, öyle tanrıya yakın ladinler gibi. Çekicilik, güzellik, şehvet, eğlence, oyun değil... Gururla ladinler, hiçbir kirli işine bulaşmadan bu sefil dünyanın, o kayadan tepelerin kalbinden yükseliyor hala! Heyecan budur! Ruhlarımızın ahlaksızlık ve rezilliklere karşı inanılmaz direnci burada güç kazanır! Biraz sonra, sopa ve değnek olacak ağaçlara hiç benzemez ladin! Hala, eski tren yollarında yüzyıla rağmen yıkılmamış çürümemiş telgraf direklerine rastlarsınız, bilin ki, bütün bu teknolojiye, betona rağmen, bükülmeyen Ladin ağacıdır onlar. Ladinler yalnız yükselmeyi sever!.. Gövdelerine kimse uzanmasın diye, aşağıdaki dallarını kıra kıra! Dokunulmazlık ister! Rüzgar görünce, telaş, panik ve öfkeye dönüp, şiddetle çıldıran, çırpınan ağaçlara benzemez! En sert rüzgarlar karşısında bir kral gibi hiç konuşmadan etkiler insanları! Ladinler, yüksek ruhlu eski insanlar gibi kendi yalnızlıklarına kutsal şiirler okuyup, sağlam karakterleriyle kendilerini baştan çıkarır! Kimseye tenezzül etmeyen bu mağrur ağaçların üstüne yıldırımlarla inseniz, kasırgalarla saldırsanız, ruhunun gevşemesine, korkmasına asla müsaade etmez. Ladinleri, koparıp başka dağbaşlarına dikseniz, durmaz. Hayatın tadı, doğduğu bu yüksek memlekette yükselmektir! Alıp başını gurbete gidenler, öfkeden bağırlarını yırtar, ya da azaplar içinde delirirler. Ladinler, kendi bulutu, dumanı, kendi kasaba, köyünden aşkların peşindedir! Büyük fethin, büyük yiğitliğin, kendi doğduğun tepelerde yükselmek olduğunu en iyi ladinler bilir! Ladinler dağbaşlarımızın zarif erkekleridir!


Nerde, ne zaman, ne kadar yalnız ve çaresiz kalırsam kalayım, orada, o tepelerde, memleketim, vatanımda, işte yükselmiş derim, kayaların kayaların kayaların kalbinden soylu aşkım, ladinler derim! Toprağımızın, dağlarımın en güzel bayrakları, yine çıldırmış, rüzgarlarını bekliyor, derim! Bu eşsiz kara ormanların güzelliği, değeri üzerine size kitaplar yazmalıydım, özür dilerim. Bu yalçın tepelerden şaşırmadan, hayret etmeden, büyülenmeden geçivermek mümkün değildir. Tabiatın en güzel organıdır dağlar, ağaçlar. Onların görünümü bozulacak diye ödümüz kopar. Tanrı, kıyımıza, köşemize mutlaka bir güzel orman koymuştur! Ama ladinler başka.. O kadar müthiş, sert görünüşleri vardır ki, onları ormanından ayırıp bazen süs ağacı diye, parklara, apartman önlerine dikerler. İşte derim, paraya ve şöhrete tamah edip, ormanını, tepelerini terketmiş, satılmış ağaçlar! Güllerin, palmiyelerin yanıbaşındaki süs ladinlerini hiç sevmem! Ladin dediğin kaya tepelerin içinden ve en tepesinden upuzun, dimdik fışkıracak! Sabah akşam kollarını kopartmak için en sert rüzgarları bekleyecek! Ancak, orman ve ağaçlar ve tilkiler, artık çocuk kitaplarının teorisi olarak kaldı. Gerçek bir soyluyla o dağbaşlarında bir akşamüstü karşılaşmaya kimse cesaret edemiyor!


Mideleri açlıktan guruldayan Orta Anadolu'yu gördükten sonra insan Karadeniz'in bu eşsiz kara tepelerine tapınıyor. Gür ormanlar, gürül gürül sular! İnsanı içten içe coşturur. Neden tepelerden dökülen bu sular bizi sevindirir. Neden bu kapkara ormanları görünce, içimizde tarifsiz mutluluklar buluruz. Kalbimiz, ruhumuz onların içinde bir yerde saklı gibi.. Ruhlarımızı sürekli uyaran ve ayartan bu muhteşem tabiat hala topraklarımızın içinde ve hala gürül gürül yaşamakta! Yağmur tanelerinin her biri ladin ağacının küçücük ignelerinde bir mücevher, bir pırlanta taşı gibi parıldar. Ormanın beyaz şarabı gibidir yağmur. Bulutlar, tepelerden geçiveren lüks kupalı eski zaman arabaları gibi. Ah bu yağmurları bilmezsiniz, ne şehvet düşkünüdür onlar. Geceyi birlikte geçirdikleri o kapkara ormanlara yayılan, hayale sığmaz, göz kamaştırıcı binbir tür sarhoşluk taşırlar! Şapşal hayvanlar yaban domuzları ve ayıların yağmurun ve rüzgarın gürültüsüyle oraya buraya kaçışması, kara ve sürmeli gözlü karacaların çıplak ayakla şakırdayan derelerin üstünden atlaya zıplaya koşuşturması, topraklarımızın ve dağlarımızın en güzel şarkılarıdır! En heyecan vericisi ruhlara! Ve ladinler! Anadolu toprağının en soylu, en kibar ağaçları! Yüce dağ başlarında, bu denli incecik ve upuzun duruşları, bu denli centilmen ve her rüzgarda kırılışları! Kalem gibi ince ve upuzun boylu bu ağaçlar çok şey öğretir bize! Aklın, inceliğin, zaferi gibidir Ladinler! İnce, uzun, kibar duruşları, sanat zevkimizi büyüler, çünkü ladinler, sanki orada doğmamışlar, şehirden, bilmiş, okumuş, bakımlı insanların, dağbaşlarına gidip yerleşmesi gibi, burunları havada, dik, ince ve neden yaşamak için en sert rüzgarlarını çağırırlar Karadeniz'den!
Ve şimdi.. Nasıl başlasam.. Tek cins ağaçlardan oluşan ormanlar biyolojik zararlılara karşı son derece hassas. Milyonlarca küçük böcek, ülkemiz tarihinin bize bıraktığı bu en büyük mirası elimizden alıyor. Sordum, soruşturdum, okudum, inceledim. Bütün büyük ormanlarda aynı tehlike var. Ancak, o ormanların sahipleri büyük savaş veriyor. Çok ciddiye alınıyor, büyük bütçeler ayrılıyor, halklar, aydınlar, ormanları kurtarmak için tam bir seferberlik halinde, öyle ki, ormanlar, kimya labaratuvarlarına dönmüş durumda.
Çok, çok acı haberlerim var, kardeşlerim. Hiçbir yerde yazmıyor, kimsecikler bilmiyor. Ladinler yokoluyor. Bir imha savaşı. Bu inanılmaz felakete can dayanmaz. Zigana dağları kelleşiyor. Bir büyük böcek savaşı. Böcekler dağları imha ediyor. Milyonlarca böcek ladınleri usul usul yiyip bitiriyor. Felaket ilerledi, ilerledi, yedi-sekiz tepeyi tamamen yedi bitirdi. Orta Anadolu gibi kıraç, bozkır tepeler ne arıyor oralarda, bir sorun! Böcekleri yemesi için suni böcekler üretildi. Suni böcekler doğal böcekler kadar hızlı üretilmiyor, baş edilmiyor. Tabiatı tümüyle mahveder korkusuyla ilaç kullanılamıyor. Bu böcek savaşını üç-beş orman bekçisi veriyor, daha binlercesi lazım. Bu dağları, bu ormanları çok ciddiye almamız lazım. Henüz tek bir siyasetçi, tek bir devlet adamı, tek bir gazetecinin haberi yok. Şimdi Aydın Doğan'a gidip 'ladin' desem, anasına küfrettiğimi sanıp yine beni mahkemeye verecek, ama 'kereste' desem, belki gözleri açılır. Gazetem yok, elimde fotoğraf makinem yok. Gidip bozkırlaşmış ve üzerinde tek bir ağaç dahi kalmamış tepelerin resimlerini çeksem. Ülkemizin en eşsiz hazinesi, en derin manzarası çürüyor. Kellik gittikçe yayılıyor. O toprağı fetheden Fatih, tek bir ağaç kesenin başını keserim, demişti. Ve o topraktan içeri ormanların sıklığından yürüyememişti ordular! Bu ladinleri böyle tek başına, böyle sahipsiz, böyle zavallı kimler bıraktı. Maçka gibi yağmur ormanlarının göbeğinde kelleşmiş tepelerin esrarını kimsecikler sormuyor. Uzmanlara gidip, burada neler oluyor kardeşim, diyen yok. Elli yıl sonraya yirmi-yirmibeş tepe daha kelleşir ve Zigana'nın eteklerinde ağaç kalmaz. Uzaktan değil, yanlarına gidip ve tek tek izleyin ladinleri, faciayı göreceksiniz. Dağbaşlarında böcekler büyük bir kavga kurdu. Koskoca ladinleri yiyip bitiriyor. Milyonlarca böcek, umursamazlığımız, habersizliğimiz ve bilgisizliğimizden faydalanıyor.

Bilgisizliğimizden, dağ başlarımızın en soylu ağaçlarını böcekler kemirip kemirip çürütüyor. Şimdi bana sorsanız, işsizlik, ekonomi, banka hortumlama, bu ülkenin en büyük derdi, nedir diye. Bu dağbaşlarını sarmış milyonlarca böcek ve bunlardan habersizliğimiz, derim. Böcekler değil, cehalet yiyor! Ladin ne kasırgalara, ne heyelanlara, ne sellere karşı dayandı, ama habersizliğimize dayanamıyorlar!


Ormanların ve ağaçların da bir yaşama biçimi var, onların da, tiyatroları, oyun salonları, kafeleri, eğlence partileri var. Çok yakından kameralarla izlemezsiniz, göremezsiniz. Yabancı kanallarda keyifle binlerce belgesel izlediniz, hiç sormadınız mı, bu adamların işi nedir, bu böceklere, otlara milyon dolarlar yatırıyor. Sizler milyon dolarlık kameraları Seda Sayanlar'ın götüne takmış dolaşıyorsunuz. Ya da arada bir yıllık izninizde keyif olsun diye çoluk çocuk Zigana tepelerinde manzara resmi çekiyorsunuz. Gazeteciler cahil, atlas, coğrafya dergileriniz cahil.
Ben henüz on yaşındayken, kışları o ormanların soğuk salonlarında dolaştım. Biliyorum. Yazları, o ormanların sünger topraklarına uzandım, yattım. Biliyorum. Değil, kurtarmak, ayağa kaldırmak, oraları korumak. Öldüğünden haberimiz yok. Ben bu yazıyı, birileri gider, bakar, tedbir alır diye yazmıyorum. Kendi toprağıma, son bir tören, son bir ihtiram duruşu, olsun diye... Büyümem, yetişmemde, öğrenmem, coşkulu ve ateşli bir yazar olmamda, bana inanılmaz sonsuz heyecanlar katan ladinlere selam olsun diye yazıyorum. Bu medyadan, bu siyasetçiden, bu bürokrasiden hiç umudum yok. Bizden sonra gelecek nesiller ladinleri hiç görmeyecek, ya da, birkaç tanesini süs bahçelerinde diker, tanırlar. Varsın görmesinler. Ben gördüm. Deliye döndüm. Öyle bir delilik ki... İşte hala buralarda debelenip duruyoruz!


Karadeniz'in o taşkın, yerinde duramayan, dünya fatihi, hayat delisi çocukları, bu pervasız delikanlılar, en şiddetli duyguları, en karşı konulmaz arzuları, delirmiş bu koşturma zevkini şu sizin bozuk manyak milli eğitim okullarınızdan mı alıyor sanıyorsunuz... Bu insanları ateşlendiren, coşturan şey nedir?
Bağımsız, coşkulu bir insan, bir yazar nasıl yetişir, sordum, soruşturdum, kitaplar okudum, uzmanlara danıştım. Akıl, mantık, bilgi, yetenek, belki, hepsinden birazcık. Ama işin doğrusu. İşin doğrusu. O kapkara ormanların derin ruhunda saklı. Ancak ve ancak ladinlerin çırasıyla nesilden nesile ruhları tutuşturan ve en sert rüzgarlara karşı tepelerde alevlenen ormanların gizli bir meşalesi var...


Uçurum başlarında kara ladinler! Tehlikeli bir gerilimle kara mızraklar gibi diklenirler bulutlara, göklere! O tehlikeli gerilim. O düştü, düşecek, umursamadan diklenişleridir, ladinlerin soylulukları! Varoluşumuz için oksijen arıyorsak, kartal ağzı gibi keskin uçurumların başında kara ladinler gibi yıkılmadan durmayı öğrenmemiz şart! Bıçak gibi keskin mermer tepelerinde geceyi tek başına dimdik yükselerek geçiren kapkara ladinler! Sabah olunca yalçın tepelerin kalbinde, kaya damarlarında masmavi dumanlara sarılıp binbir zevkle sevişen kapkara ladinler! Kanımın ateşi oldu senin yüce heybetli o gerilimli alnındaki alevin! Bir kaya çatlağı toprağından bir büyük ülke kadar sevinçler bulmayı senden öğrendim. Kanımın ateşi oldu senin o bulutların arasında kaybolan umursamaz başın. Kanımın ateşi oldu senin o rütbe, nişan, çelenk, sarmaşık, çiçek kabul etmeyen, dimdik, soylu, kamçı gibi diklenişin. Soylu yükselişin hayatımın en büyük macerası oldu. Yolu düşüp, oralardan geçen yolcular hep sormuştur, bana. Bu mermer kayaların içinden bu sert ağaçlar nasıl büyür. Bıkmadan, coşkuyla anlatırım. Belki, parkta, bahçede, ovalık yerde, boynun bükük, eğri, çürük, yıkık ağaçlara rastlarsınız. Ama bu sert tepelerde, sulara, heyelanlara, fırtınalara karşı ayakta kalmanın tek yoludur, dimdik durmak. Ölünceye kadar, boynunu bükmeden eğilmeden, aşağıya bakmadan durmak. Alnımın ateşini, o soylu diklenişinden aldım. Pis yataklar, kirli çarşaflar içinde büyüyenler ne bilsin seni. Alnımın ateşini senin o çelik gövdenden aldım. Kalemime, mürekkebime dolup dolup boşalan bu ateşleri, ruhumu sabah akşam yakan bu alevleri senden aldım.


Hangi parayla hangi şöhretle alabilirdim senden o yakışıklı kusursuz heybeti! İşte büyüttün beni. Sıcak yatak, kucak düşkünü yapmadın beni. Memleketim, toprağım benim. Duy sesimi. Bu evladını, kütüphaneler değil, uçurumların büyüttü. Uçurumlardan düşerken, bu evladını, işte bu soylu ağaçların boynundan sarılarak tuttu!

 

NİHAT GENÇ(Hırsız ve Eşkiya Yuvası:Merkez Sağ

Hırsız ve Eskiya Yuvası: Merkez Sağ                                                                                                                 Nihat Genç 

Elli yıldır ülkenin koynuna yangın bombası gibi düşmüş sağ siyasetin faturası işte önümüzde: Maskaralık! İçişleri bakanı eşkiya takibinde. Eşkiyaların inlerine bakın: Demirel’in, Özal’ın, Mesut Yılmaz’ın, Çiller’in, aileleri, yakınları, gazeteleri, televizyonları, şirketleri yazarları, bakanları. Rezilliğin bini bir para, bu kepazeliğin ortasında, banka soygunları için en şirin açıklamayı yine Sabancı yapıverdi: “Gardaşım, hazine bizim, hazine hepimizin, dokunmayın hazinemize!”. Doğru. İç borç faizleriyle Koç ve Sabancı ailesine kilitlenmiş hazineyi, sonradan çıkma bankacıların-siyasilerin yürütmesi, yukarda birilerini rahatsız etti, “Hazine borçlarımızı ödeyemez duruma geliyor” paniğiyle ip çekildi. Nasılsa merkez sağa sürülecek gözü açılmamış bir şamar oğlanı bulundu.
Devletin acemiliği güçlerarası eşitliği sağlayamamak. Çağlar, Çörtük, Uzan, Sabancı arasındaki “güç” dağılımını rayına oturtamadı. Derebeylik düzeni kolay değil, güçler arası eşit sınırlar bir otuz yılımızı alır. Yazarları, eğitilmiş köpekler, 28 Şubat mı hazırlanıyor... “Hadi kont yakala irticacıları!”, 10 yıldan bu yana bankalar soyulup, tam takır olduktan sonra, “işte belgeler, hadi parçala onları kont!”
Sofra büyük, oyun zevkli. Özelleştirme pastası kimlerin aklını başından almadı. Hangi birini sayacaksın. Cavit Çağlar, ıslık sesini duyar duymaz yurtdışına tüydü. Demirel’in talimatıyla kaçtığı kesin. Demirel’le yurtdışında iki kafadar, operasyonu, hangi gazeteciler, hangi hakimler, hangi siyasilerle durdurabileceklerini-sınırlayabileceklerini gece gündüz düşündükleri kesin.
Çok geçmeden savcılar, Susurluk’ta olduğu gibi, “elimiz, kolumuz bağlı!” açıklamaları yapmaya başlar, ne hukuku, ne mahkemesi, bunlar mezarda da rahat bırakmaz insanı. Olsun, soygunların bize de faydası oldu, Sinan Çetin, Metin Akpınar, Egebank reklamlarıyla köşe oldu. Yılmaz Erdoğan, İnterbank reklamında “hormonlu Sergen” esprisiyle kazandığı paralarla işte Türk sinemasının önünü açıyor. Her akşam Hıncal Uluç, Çağlar’ın kurduğu televizyonda günün yorgunluğunu atıyorlar. Sallayıp, savurup, büyük gürültüyü hep birlikte örtüyoruz, işte! Hepsi zavallı köleler gibi satılmış bunların, tarihimizin en büyük soygunu televizyonda bir Siirt maçı kadar konuşulmadı.
Türkiye Gazetesi’nin yazarı, basının elli yıllık cellatı Altemur Kılıç’a ne demeli, Demirel’in şirketlerinden birinin yönetim kurulu başkanı çıktı. Bugünlerde “banka soygunu” üzerine tek bir yazı yazmıyor. Köşesindeki resme, mayışmış orgazm gözlerine iyi bakın, sanki bir keçi sürüsü kıçını yalıyor.
Böyle düşünmeyin, vatanımız, yurdumuz yıkılırken bu yetmişlik kurtların hiçbir komploya, tuzağa gelmeyen sivri görüşleri olmasaydı halimiz nicolurdu. Ah kambur felek, ne denli üçkağıtçı, fırıldak, yedibaşlı canavar olsalar da, onları bize bağışla. Allah korusun, karaçamurlara bata çıka yürüyen fesat yuvaları öyle ince kanallardan ülkemizi işgal ediyor ki, onların kızgın fikirlerinden yedi düvel korkup, bir tek çakıl tanemizi çalamıyorlar! Milli bankalarımız artık çakıl dolu.
Türkiye Gazetesi’nin başyazarı, merkez sağın tarihçi kurmayı Yılmaz Öztuna da, “banka soygunu” haberlerine hiç girmiyor. Zavallı büyükbaş milliyetçiler! İkibin yıllık şanlı tarihin bittiğine onların da artık imanları tam, ülkenin tek kurtuluş yolu olarak Avrupa Birliği’nin kucağına atılmak için çalakalem yazıyorlar. Allah kolaylık versin, Avrupa’nın insan hakları sıkıştırması karşısında, “birazcık demokrasiyi öğrenmekten zarar gelmez” türü vaazlar verip; Altemur Kılıç gibileri yatıştırmaya çalışıyor. Ne yapacaksın kardeş, katlanacaksın Avrupa’ya. Ey şanlı milliyetçi, bin yıllık pişmanlığın böyle mi olmalıydı. Artık hiçbir denizin, hiçbir dinin, hiçbir duanın kaldıramayacağı pislikten kurtulmanın tek yolu olarak, Avrupa Birliği’ne teslim olmak mı vardı kaderde!
Birbirine yapışık pislik köleleri! Size helal olsun. Topallaya topallaya, yüzyıldır, yine de yüzdürdünüz bu korsan gemiyi! Artık safranızı dökeceğiniz hayalinden, uydurma düşmanınız dahi kalmadı! Bütün değerlerini, bütün imkanlarını iliklerine kadar sömürüp, bitirdiğiniz bu ülkenin leşini birilerine kakalamak istiyorsunuz, o kuş beyninizle.
Banu Alkan gibi ossuruk mevzularda halkın görüşünü soranlar, banka soygunlarında, kırk televizyondan bir tanesi halkın görüşünü sormadı. Özellikle Gazeteci Yavuz Donat’ın tarzıdır bu, “halk ne düşünüyor diye çarşı pazar dolaştım, kamuoyunun nabzını tuttum” diye başlar. Ağzınızı bıçak açmıyor, halk ne düşünüyormuş Yavuz Bey, ben söyleyeyim: “bunların hepsini teker teker kazığa çekeceksin...!”
Ömrün Süleyman Demirel’i övmekle geçti. Kalemin iki ucu pamuklu çubuk gibi hergün Demirel’in buruniçi, kulakdibi kirlerini temizlemek için kullandın. Halk ne düşünüyormuş, diye bir yazı neden yazmıyorsun. O şekilsiz, kabus suratlarınızı yılan bile tenezzül edip sokmaz. Bir tek gün banka soygunlarını yazsana. Bu zehir kara geceyi kim tasarladı, eşin, dostun, koruduğun arkadaşlarınla, aynı sağcı cehennemde büyüdünüz. Vatan, millet, çakıl diye bir yalanla kandırdınız halkı. Yılışık gölgeleriniz birgün olsun “utanma” nedir bildi mi? Otuz yıldır sessiz maşalığını yaptığın Demirel’in ne düşünüyor, haydi asıl telefona! Hadi tut getir Çağlar’ı, kan ağlayan, soğuktan tir tir titreyen depremzede anneler için, doğuda intihar eden gencecik kızlar için ne diyormuş, öğrenelim.
Halk ne düşünüyor, söyleyeyim: “Ağbi bunları, Pötürgeli hamallara vereceksin!”..
1983 yılında Özal’ın arkasından yürüyüp, çantasını tutan çulsuz, beş parasız bir oğlan vardı, on yıl içinde bankalar aldı, sattı, Show Tv’yi kurdu, fırıldağı döndürüp, tezgahı erken kapadı, artık sıra ona hiç gelmeyecek, o artık saygın bir beyfendi, açtığı resim sergisinden ünlü ressamları kolundan tutup atıyor. Tabii ki Hülya Avşar’ın tarafını tutacak, sıfırdan banka alacak durumlara gelirken, Hülya Avşar’lar halkın önüne geçip, şovlarla, magazinlerle görüntüyü perdelediler! O burnunu sokmadığı yer kalmamış gibi, beyfendi şimdi de sanat tartışmalarına giriyor!
Borsanın en büyük spekülatörü Mehmet Kutman’ın adını kamuoyu bilmiyor, çünkü, kendini afişe edecek basın grubunun hisselerini birgünde paçavraya çevirecek kadar güçlü. Dünya tarihinde en hızlı zengin olan iki-üç kişiden biri. Ünlü borsacı Soros, gelsin de biraz ders alsın. Arkasında ANAP var, Turgut Yılmaz ve Yılmaz ailesiyle ortak, Mesut Yılmaz’ın kuzeni. Bu kaygan zeminde sıra ona hiç gelmeyecek. Oralarda dolar bayrağını daha da yükseklere çekecek. Kılık, aynı kılık. Aynı sağcı Özalcı dolar canavarlarıyla büyüdü. “ Kızdırmayın beni, borsayı bir günde çökertirim” tehdidine, sahip! Ancak, hergün gazetelerde, televizyonlarda entellektüel bir ciddiyetle borsa uzmanlığı yapıyorlar. Halkın bu entellektüel borsa yorumu hakkında görüşü: Yalancının .mına koyum. Borsa değil karanlıklar dolabı. Beş yıl gibi kısa sürede tüm dünyada serbest piyasanın motoru olmuş borsaya tüm halkın inancını sıfırladılar. Kutlarım, onbinlerce küçük yatırımcının üç-beş milyarını sabırla, usul usul ve Erzurum’un dağındakine kadar hepsinden alıverdiniz. Kımıl kımıl azaplar içinde onbinlerce perişan aile bıraktınız. Basın kontrollerinde olduğu için, banker faciası gibi, borsa faciasını kimse dillendiremedi. Yüzbinlerce küçük yatırımcının ölülerine çullanıp, hacizlerde çarmıha gerdiniz. Mezatlarda cin çarpmış yüzlerce avukatla ölüm ektiğiniz evleri bir de yağmaladınız! Halk ne düşünüyor, söyleyeyim: “Ağbi bunları Palulu esnafa düzdüreceksin.”
Saralı bir hasta gibi sıra bana gelecek korkusuyla etrafına salyalar saçıp duran Demirel’in yeğeni Ali Şener’e de sıra hiç gelmeyecek. Bu topraklarda tenceresini kaynatan kim varsa, gözünü dikip, boğazda düğümlenen her dilim ekmeğe gözyaşı düşürdüler. Ananız, babanız, amcanız, dedeniz, hırsızlıktan kelepçe takmayanı kalmadı. Doğu’da dağlar alev alev yanarken, gencecik onbinlerce Trabzonlu, Çankırılı, Diyarbakırlı, Tokatlı şehitler hergün kalkarken, sizler dolar saltanatı kurdunuz. Beş sene önce yazmıştım: Hırsızlar Cumhuriyeti. Şimdi tüm yazarlar söylüyor: Hırsızlar Cumhuriyeti! Yazarlar, kimin suratına bakıp yazıyorlar bu sloganı. Bu halk, bir tükrük kovasını başınızdan aşağı boca etse de, sizler, yanar-döner yine iktidara gelirsiniz!
Anap İstanbul Milletvekili Aydın Apaydın, eski Emlak Bankası Genel Müdürü, otuzun üstünde müşterisi intihar etti. Mesut Yılmaz başbakan olduğu gün, Uğur Dündar’ın programına çıkıp, “bankalar çetesi başı” olarak tüm Türkiye’ye ifşa etti. Sonra, nasıl pazarlık yapıldıysa, ANAP’tan milletvekili oldu. Banka soygunlarını denetleyecek denetleme kurulunun başına getiriliyormuş. Yeni Şafak’ın manşeti eğlendirici: Denetleyene Bak! Basında henüz tek bir yazar ismini ağzına alamadı. Bu adamı kuyruğundan tutup tutup yıllardır benden başka teşhir eden kalem yok. Demek ki saltanatı sağlam. Demek ki oralarda birilerine sıkı meydan okuyor. Görkemli bir ağırlığı olmalı. Ayaklarının dibine yalvaran çığlıklarla atlayarak intihar eden onlarca insanı ne çabuk unutuverdik! Bankalar Çetesinin Başı, bu dolarla şişmiş canavarlar bu mübarek günlerde Eminönü’nde belediye çadırında, itilip kakılan, sürünen, yalvararak dilenen halka ramazan daveti verme günlerinde kameraların önüne çıkma günleri gelip çattı! Ey mübarek ramazan, kimlerin pisliklerini yıkamak için kullanılıyorsun, artık!
***
Uğursuzluğun ve kokuşmuşluğun milli kraliçesi! Nazlı Ilıcak da, “banka soygunu” yazısı yazmayanlardan. Bir tane yazayım dedi, “sen önce, kocan Kemal Ilıcak, sen önce hırsız oğlun Mehmet Alı Ilıcak’tan haber var” dediler, neye uğradığını şaşırdı, kocamı, oğlumu hatırlatırlar diye soygun yazısı yazamıyor. Allah’a bin şükür, o günlerde genelkurmaydan “andıç” belgesi Allah’ın bir nimeti, önüne düştü, Ilıcak da tümüyle kendini andıça adadı. Aslında, belge Fazilet’in tüm ileri gelenlerine postalanmıştı. Faziletliler “bu belgenin bize gönderilmesinin arkasında ne gibi puştluk var” diye düşünemeden, Nazlı Ilıcak aslanlar gibi atıldı mahkemelerin kapısına. Zaten, Ilıcak, doktorasını genelkurmayla didişmek üzerine vermişti. Şu kadını, çişini tutamayan bir albay emeklisiyle evlendirseler de biz de kurtulsak. Bu milli bataklıkta hala manken gibi yürümesini becerebiliyor. Mehmet Barlas’la “soyguncuların, genelkurmayın” muhalefetini yaptıklarına, yalnızca ikisi inanıyor. Ülkemizin en soğuk gerçeği, muhalefetçi kalemlerimize bakın: Ilıcak, Barlas!
İslamcılara, sağcılara demokrasiyi öğreten işte bu mendebur kalem. Olsun, TGRT’ye de çağdaşlığı-modernliği Seda Sayanlar öğretiyor. Sağcılar, neden daha bir nazenin kadın bulamıyor. İslamcıların, sağcıların fındıkçı kadın hastalığı da beni hasta ediyor. Ilıcak, anaç göğsünü tüm başörtülü kızlara açmış. Kurban olduğum Allah, Fazilet’in başına, 28 Şubat’tan daha büyük bela vermiş, kurban olduğum Allah, Fazilet’in üstüne lanet zehirini bu kadınla boşaltıyor, görmüyorlar. Kadın da bir tasasız sormayın. Başörtülüleri koruyacağım ayağından Fazilet’e girdi, milletvekili oldu. Günahlarından, pisliklerinden arınmak için zaten camii, türbe kapısı arıyordu, insan duasını eder, çıkıp, döner, kadın, bir girdi,. pir girdi. Fazilet’te taban-tavan bırakmadı. Ilıcak Yeni Şafak’ta yazdıkça, Fazilet kitlesi, fesupanallah deyip, eridikçe eriyor.
Kamuoyunun nabzını tuttum, halk ne düşünüyor: “Bu kadından öğrenilecek demokrasinin .mına koyum!”
Ancak, milli vicdanımıza son anda bir faydası daha oldu, rezil rüsvay, kepaze olan eski dostu Rauf Tamer’in kirli çarşaflarını yıkamak için Yeni Şafak’ta tam sayfa röportaj yaptırttı. Ilıcak nankör değildir, elleriyle Tercüman gazetesinde büyüttüğü Rauf Tamer’in Kemal Ilıcak’a katkılarını unutmaz, onu, kurtlara, kuşlara yem etmez!
Rahat soluk alamayan bir yer: Vicdanımız. Havasızlık değil, derdi. Bugünlerde ne duysa, endişeleniyor, hiç ölmeyen annemizdir o! Bu duygumu çözersem, ülkemin ruhunu çözecekmişim gibi bir soruyla doluyum bugünlerde. Biz, kazınmış kelleli, yırtık lastik ayakkabılarıyla yoksul büyüdük. Neden bizim de yok, açlık, özlem duygularının yırtıcısı kamçısıyla. “Herkes çalıyor, biz neden çalmıyoruz” tartışmalarıyla uzayan geceler kafalarımızı duvarlara vura vura. Ahlaksızlığa, demire, betona karanlıklara, çıyanlara çok meyilliydik. Aksine, iyi yetmişmiş çocuklar, düzenli, pırıl pırıl, çalışkan, silgili, sorumlu, gerçek ve tertemiz bir vatan sevgisiyle, coşkulu bir ülke kalkınması şiirleriyle büyüdüler. Gıptayla izlerdik onları. Onların kalın, boyalı, mikili, ağzına kadar kitap, defter dolu çantalarını tutuşları, kıskanç, yan gözlerle izlerdik. Çalmak, yırtmak, parçalamak, yolmak, dağıtmak, soruları kafalarında hiç oluşmamış. Vicdanları kendileri tarafından birgün olsun hiç sorguya çekilmemiş, pürüzsüz bir terbiyeyle büyüdüler.
Kör, yoksul karanlıkta, içimizde zırlayan, büyüdükçe merdivenleri biraz daha tırmanan ahlaksızlık yüzünden ilk gençlik yıllarında “ahlaki vaazlara” karşı çok açıktık, açtık. 1974, 75, 76, 77 yıllarında Rauf Tamer’in yazıları, bizi, derinden sarsıyor, kaynar sular gibi başımızdan dökülüyordu. Henüz yapamadığımız “düşündüklerimizden” utanıyorduk. Düşündüklerimiz bizi, it, puşt, çakal, pezevenk, hırsız yapıverecek düşüncelerimizden korkuyorduk. Rauf Tamer gibi milli ahlak, milli vicdan kelimelerini onbinlerce kez sert balyozlarla beynimize kazıyan yazarlar, peygamber gibi büyüyordu gözümüzde. Karşımıza kim çıkıp, Allah, vatan, bayrak, yetim hakkı, dese, henüz hiçbir şey çalmadığımız halde, içimizdeki o suçluluktan delirmiş çocuk, geceler boyu suçluluktan ağlıyordu, kendisini istese de dizginleyemiyor, ahlak vaazlarına daha da yırtınırcasına koşuyordu. İçimizde, hergün çalmayı, soymayı planlayan, azılı, gangster, gözü dönmüş çocuk, pençeleriyle büyüyordu.
İşte o günlerde Rauf Tamer ismi, bizi, “milli terbiye” vaazları ve ideolojisiyle şekillendiriyordu. Rauf Tamer ismi, “merkez sağın” mührü, damgasıdır. Rauf Tamer ismi, sağcı kitleler için, gün gelmiş Demirel’den gün gelmiş Türkeş’ten daha büyük olmuştur. Bugün yüzde doksanı sağcı seçmen kitlelerin yetişmesinde, Rauf Tamer’in yavan, basit ve sık tekrarlardan oluşan milli devlet, milli birlik, milli ahlak vaazları çok işe yaramıştır.
Rauf Tamer’in çaldığını söylüyor, gazeteler, televizyonlar! Benim gibi kandırılmış milyonlarca insan bugün Rauf Tamer’in çaldığına inanmıyor. Krediler almış, fırıldak, üçkağıtçı isimlerle bir ömür keyif sürmüştür, ama, çaldığına, ben de inanamıyorum. Ama ben, etrafındaki bakanlar, gazeteciler, işadamlarının çaldığını, televizyonlar, gazeteler yazmadan da görmüştüm. Bu pislikleri, ne midem, ne beynim kaldırdı. Yirmi yıldır yaşadığım büyük hayal kırıklığıyla, işte sağcı, muhafazakar zihniyetin çürümüşlüğünü anlatıyorum.
Rauf Tamer’in bu kepaze, rezilrüsvay durumunu, doğru olsa da kaleme almak istemiyorum. Kendini savunan açıklamasında: “Benim evime giren çıkan belli olmaz, kim para aldı bilemem” diyor. Sağcılık tam da budur, “kimin eli kimin cebinde belli olmaz”.. Üstelik kırk yıldır, solculara yardım ve yataklık suçunu yazmışsın, ama, sağcı ahlakta, isteyen istediğinin hırsızlığına çanak tutabilir, bu bir suç olarak “yardım ve yataklığa” girmez.
“Benim, yatıştırıcı ve yapıştırıcı bir üslubum var, bu ülke benim üslubumu seviyor” diyor. Bu, düpedüz yalan!. Rauf Tamer’in 1978’in Ocak ayında yazdığı cümlelere gelelim: “Banka soyguncusu solcu gençler! Siz para bulmak için neden banka soyuyorsunuz. Etrafınızda birbirinden güzel kızlar var. Para kazanmak istiyorsanız onları satın. Bakın, ilk müşteriniz ben olurum!”...
22 yıl sonra bugün Rauf Tamer’e bu yazısını hatırlatmak istiyorum. Kimin karısını sattığını, kimin vatanı sattığını, kimin devleti, milleti soyduğunu, kimin, milyonlarca zihinsel özürlü, hasta, çıplak, sahipsiz, emekli, görme özürlü, bir milyonun üstünde yatağından kalkamayan, yatalak hastaların hakkını kimlere peşkeş çektiğini artık herkes gördü!
Bu felaketten beter kepazeliği hangi vicdan kaldırır, insanı vursalar daha iyi, Murat Demirel’den aldığın kredilerle ev aldığın yetişkin oğlun, bu satırları okuduğunda ne düşünecek! Karşısına geçip oğlunun, Muazzez Abacı’dan “Ne olur anla beni” şarkısını söylerken, yine, milyonlarca, bedavadan “milli ahlak, milli birlik, milli devlet” ve hepsi bu kadar olan fikir hayatından örnekler verirsin.
Merkez sağın çöpten dağları, bir Rauf Tamer’le yıkılıverecek kadar küçük değildir!
 
 
 
Sayın Ali Kırca! Tarihin bu en büyük soygununda siz neden bir siyaset meydanı yapmıyorsunuz. Patronunuz Dinç Bilgin’in bankası da soyuldu. Duyulmasın diye mi? Allah canınızı alsın, kimseler de sayenizde duymadı. Yoksa, Ali Kırca demokrasi hastasıdır, tartışmayı-tartıştırmayı, Türkiye’nin demokratikleşmesini pek sever, demiştik. Tam yirmibin kişi çağırmışsın Siyaset Meydanlarına, övünüp, şişinip duruyorsun, bir Dinç Bilgin gelmedi. Aşk olsun. Varsın, gelmesin. Canı sağolsun. Sizin gibi yakışıklı, ağzı laf yapan, iyi giyimli, demokrat bir insanı bağışladı Türkiye’ye daha ne istiyoruz. Utanmıyor musunuz diye sormuyorum, akşamları görüyorum suratınızı. Muhabirleriniz habere koşarken, külüstür arabalar içinde sigortasız ölüyor. patronunuzun oğlu ise, özel dizayn edilmiş büyük otobüsüne tek başına biniyor. Bıkıp usanmadan, her Allah’ın günü binlerce zırvadan haberi, vurgularla, fon müziğiyle süsleyip, sırf Dinç Bilgin görünmesin, yakalanmasın diye, nasıl da sessiz, sakin, sabırlı, başarıyorsun. Bu satırları okuyup vakit kaybetme. Bak, patronun seni, ev, bark, köşk sahibi yapıverdi. Herhalde bugünler için. Ananıza, avradınıza küfredilmesi, artık kimin umurunda. Sırf şöhret olmak, sırf ekranda şirin suratınızı göstermek için, her akşam hırsızları, soyguncuları koruyorsunuz. Halkımız da bu durumu hiç anlamıyor, bravo sizlere. Çirkin, terbiyesiz, kuş zekalı insanlar. Yüzünüze tükürmek sanki birşeyi değiştirecek! Dinç Bilgin’in bankayı boşalttığı günler, bu ülkenin bütün alevilerini karşınıza aldınız, yüzlerce alevi programı yaptınız, bu ülkenin tüm müslümanlarını karşınıza aldınız, yüzlerce irtica programı yaptınız. Bu ülkenin “değerleri”ni istediğiniz gibi, en adi, en şerefsiz, en cahil insanları geceler boyu tartıştırdınız. Ama bankalar boşaltılırken, şimdi...
Sayın Ali Kırca biliyor musunuz, benim yazılarım çok okunuyor, sizin çocuğunuz da okuyacak bu satırları. Çocuğunuzun patronunuz Dinç Bilgin’i korumak için sizin kadar gayretli olacağını sanmıyorum. İnanın çocuğunuz büyüyüp sizin boyunuza geldiğinde, sizin o kusmuğa bulaşmış takım elbiselerinizden bir tekini giymeyecek. Her akşam kavurarak, tekme tokat, acımasızca dövdüğünüz bu halkın, Hülya Avşar kadar hatırı da mı olmadı! Boyunuz, posunuz devrilsin. Pötürgeli hamallar sizi ne yapsın.
Boşaltılan bankalar ve Dinç Bilgin üzerine hiç yazı yazmayan bir diğer isim, Gülay Göktürk, “Türkiye çağ atladı.. Özal önümüzü açtı... Avrupa’ya koşuyoruz... Özelleşiyor, kurtuluyoruz... Hantal devlet, bir de KİT açıklarımız olmasa” başlıklarında yediyüzün üstünde yazı yazdı...
“Mutluyuz, çağdaşız, Avrupalıyız, liberalleşiyor, özelleşiyor, çağ atlıyoruz” yazılarının ana konusu. Tansu Çiller’i peygamberleştirdiği yazıları da cabası. Her akşam ekranda konuşuyor, her akşam büyük yazar pozlarında reklamı yapılıyor. İşte o günlerde, Gülay Hanım elinde liberalizmin bayrağıyla E-5’lerde koşarken, Susurluk henüz ortaya çıkmamış, E-5 yolu üzerinde yüzlerce faili meçhul, ülkede, ne basının, ne kimsenin haberi var. Gülay Hanım, liberal bayrağını ekranlarda uçururken, işte tam da o günlerde Hizbullah kıtır kıtır yüzlerce insanı doğruyordu ve bundan mutlu, çağdaş, kalkınan basınımızın hiç haberi yoktu. Yine o günlerde, meğer tüm bankalar da soyuluyormuş, şimdi haberimiz oluyor. Ne günlerdi, bizler, mutlu, çağdaş, liberal, Avrupa’ya koşarken Gülay hanımın yazılarıyla... Az daha Besim Tibuk’la mantık evliliği yapıyordu...
Mübalağa etmiyorum, KİT’lerin zararları üstüne en çok yazı yazan kalemdir Göktürk. Özelleştirme yanlısı en çok yazı yazan. Patronları bu sevimsizi bu yüzden seviyordu. Şimdi Gülay Hanım, dinleyin, hiçbir KİT’in açığı-zararı, yetmiş yıl boyu, şimdi patronunuzun boşalttığı özelleştirilmiş bankası kadar büyük olmadı. Neden bugünlerde “özelleştirme” yazısı yazmıyorsun. Neden özelleştirmeyle patronunuzun beleşten üstüne oturup soyduğu bankadan sözetmiyorsunuz. KİT’ler denince öfkeden kuduruyordunuz.
Bir de dönün bizim yazılarımıza bakın, hukuksuz, vahşi, dizginsiz liberalizme karşıyız dedik, ısrarla, işsizlik, eğitim, sağlık, eğitim sigortaları anayasal teminatlar olmadan yapılacak özelleştirmeler ülkeyi tamtakır eder, dedik. Siz ise, “devlet, çalışmayan, tembel insanlara bakamaz” diye bir de çok bilmiş liberalizm felsefesi yaptınız! Ekranlarda, gazetelerde fıldır fıldır dönüp durdunuz, sonunda, bir tek insan, patronunuz, tarihin en büyük soygununun kahramanı oluverdi, siz de, basında en çok evi barkı olan yazar, oldunuz. Diyeceksiniz ki, tüm kazancımın hesabını veririm. Tabii ki verirsiniz, sizin o yazılarınıza bol kepçe dolarla maaş veren Dinç Bilgin efendi versin hesabı. Nerden alıyormuş paraları, size kimin parasını veriyormuş, Palulular seni ne yapsın, seni Saddam’a göndermeli!
Utanmaksızın, insan içine çıkılmayacak bu zirzopluğun adına orda üç-beş arkadaş birleşip “demokrasi” koymuşsunuz. İki yıldır sizin mide kaldırmayan pislik yazılarınızla artık daşşak geçmemek için dergiden anti-medya sayfasını kaldırdık. Çünkü, sizinle dalga geçilen yazıları toplayıp patronunuzun önüne koşuyor, “bakın, en çok benimle uğraşıyorlar, o halde en çok ben okunuyorum” diye, yani, kirlendikçe, çirkinleştikçe, aptallaştıkça maaşınız büyüdü!
Biliyorum, siz de Hıncal Uluç gibi, siz de Süleyman Demirel gibi vicdanınız rahat. Akşamları mışıl mışıl uyuyor, yorganı üstünüze mutlulukla çekiyorsunuz. Tabii bu geçici bir rahatlık sizler için. Türk liberalizmi, Türk demokrasisi sizden uzun yıllar daha hizmet bekliyor!Hukuk önünde, anayasa önünde, insan içinde, kurum içinde, “eşitlik” sözcüğü neden bu denli ağrınıza gidiyor!
Tabii ki Türk soluna da birkaç lafım var.
Genç Milli Takım antrenörü Serpil Hamdi Tüzün, takım yabancı bir takıma yenildikten sonra, hepsini soyunma odasına çekip, önlerine geçmiş. Sırayla, eliyle işaret ederek: “Senin ananı .ikiyim... Senin de ananı .kiyim... Senin de ananı .ikiyim...”
Yedek kaleciye kadar gelmiş sıra: “Senin de ananı .ikiyim” Yedek kaleci, şaşkın: “Hocam bana niye küfrediyorsun, ben sahaya bile çıkmadım.” Hoca; “Olsun, sen de, bu kaleciyi kesmedin, o yüzden ananı ikiyim..”
Sen de Türk solu, elli yıldır, bu eşkiyalardan iktidarı alamadığın için, senin de...
 
 
April 22

Ehliyet sınav soruları

EHLIYET SINAV SORULARI


Ehliyet Sinavlarinda bugune kadar sorulmus sorular. Yuzde yuz gercektir.
Isteyenler icin Kaynak : Surucu Kursu Egitim Rehberi, Selcuk Dagitim A.S.

1 - Asagidaki islemlerden hangisi ilkyardimdir?
a) Yaralanan kisiyi dovmek
b) Itfaiye cagirmak
c) Komsulari yardima cagirmak
d) Kanamayi durdurmak

2 - Ilkyardim cantasi aracin neresinde bulunmalidir?
a) Arka sag tekerin icinde
b) Aracin icinde arka sag tarafta.
c) Motor kaputu icerisinde
d) On torpido gozunde

3 - Shock pozisyonu asagidakilerden hangisidir?
a) Sirt ustu yatis, ayaklar biraz yukarida, ustu ortulu
b) Sandalyede oturma, kollari yukari kaldirma
c) Diz ustu oturarak kafa sallama
d) Masanin uzerine cikip kitap okuma

4 - Derin yaniklara olay yerinde asagidakilerden hangisi uygulanir?
a) Bas agrisi hapi
b) Mantar merhemi
c) Sampuan
d) Soguk su-buz

5 - Gunes carpmasi sonucunda hastaya asagidakilerden hangisi uygulanir?
a) Gunes carpinca denize atilir.
b) Bele kadar kuma gomulur
c) Vucut sicakligi yavasca dusurulur
d) Kendi kendine iyilismesi beklenir

6 - Donma sonucu uyku durumunda olan kimseye asagidakilerden hangisi
uygulanir?
a) Uyumamasi saglanir
b) Yataga yatirilir ve uyumasi beklenir
c) Beraber uykuya yatilir
d) Hicbiri?

7 - Burun kanamasi olan bir kazazadeye asagidakilerden hangisi yapilir?
a) Saclari yolunur
b) Saclarina masaj yapilir
c) Sicak kuvet icine oturtulur
d) Buruna tampon konulur

8 - Bilinci kaybolmus kazazedenin soluk yolunun tikanmamasi icin
asagidakilerden hangi pozisyon verilir?
a) Amuda kalkacak sekilde
b) Sirt ustu yatacak sekilde
c) Sirtustu yatirilir
d) Sabit yan pozisyona alinir

9 - Acik karin yaralanmalarinda organlar disari sarkmissa ne yapilir?
a) Disaridaki organlar poset icerisine konur
b) Organlar yara uzerine toplanarak islak bezle ortulur
c) Disariya cikan organlar kesilir
d) Hic dokunulmaz

10 - Sicakvurmasi sonucu bayilan kimseye asagidakilerden hangisi once
uygulanmalidir?
a) Derhal kuvvet icerisine yatirilmalidir
b) Ilac icirilmelidir
c) Fikra anlatilmalidir
d) Serin bir yerde shock pozisyonuna alinir

11 - Solunum zorlugu olan kisiye ilk is olarak ne yapilir?
a) Basi oksanir
b) Agiz boslugu temizlenir, sonra bas arkaya bukulur
c) Agzi kapatilir, hastaneye nakledilir.
d) Yapay dis takilir

12 - Yanik yarasi olan bir kazazedenin yarasi uzerine asagidakilerden
hangisi uygulanir?
a) Sac jolesi surulerek
b) Yogurt urulerek
c) Zeytinyagi surulur
d) Temiz, islak bez ortulebilir

13 - Kiriklar neden tespit edilmelidir?
a) Kazazednin rahat kahvalti yapmasi icin
b) Kazazedenin rahat uyumasi icin
c) Kirik kemik uclarinin komsu organlara batarak buyuk yara acmamasi icin
d) Kirigin tespitinin onemi yoktur.

14 - Asagidaki vakalardan hangisinde yarali yan yatis pozisyonuna alinir?
a) Bogulan kisilerde gogus kemigi kirik olan yaralilar
b) Onemli degil
c) Egzost gazi ile zehirlenenler
d) Karnindan yaralanmis olanlar

15 - Iki ayagi olmayan surucu adayi ortopedi hekiminin verecegi karara gore
hangi sinif surucu belgesi alabilir?
a) Boyle sey olmaz
b) A sinifi alabilir
c) E sinifi alabilir
d) H sinifi belgesi alabilir

16 - ilkyardim cantasi ile ilgili olarak asagidakilerden hangisi dogrudur?
a) Yayalarda ilkyardim cantasi bulunur
b) Deniz araclarinda ilkyardim cantasi bulunur ve uygulanmaz
c) Herhangi bir trafik kazasinda kullanmak icin bulundurulur
d) Insan hayatinin onemi yoktur

17 - Yanik yarasi olan bir kazazedenin yarasi uzerine asagidaklierden
hangisi uygulanir?
a) Tuzlu su dokulur
b) Ayran surulur
c) Salca icirilir
d) Temiz islak bez ortulur

18 - Omurga yaralanmasi olan kazazede oturtulursa ne olur?
a) Vucut sicakligi artar
b) Yara mikrop kapar
c) Felc olur
d) Saclari dokulur

19 - Ilacla henuz intihar ettigi farkedilen kimseye ne yapilir?
a) Kusturulur
b) Su icirilir
c) Asit icirilir
d) Denize goturulur
 

Dolmuscu Kültürü

Her meslegin bir rajonu var; bizim de hepsine saygimız var! Ancak felsefi (!) açidan bakarsak, en can alici edebiyat, minibüs kültürüne yerleşmiş olan ve herbiri hayatı anlatan anlamsız sözlerden oluşuyor...

V8 'i yolda, kızı kolda severim!
Kız dediğin taktın mı kola yakışmalı, çaktınmı duvara yapışmalı!
Yalnız Kurt!
Ela gözlümün nazına, hastayım fordun aragazına!
Rampaların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım;
Gözlerin güzel ama bakmasını bilmiyosun!
Gidişime yollar, duruşuma kızlar hasta!
Şöför dediler, kızı vermediler!
Miras değil, alınteri...
Nazlı yarin cilvesi, diş yapar Ford'un 2. vitesi
Kolla beni şerit değiştiriyorum
Rahmetlide sollardı
Bu arabada ABS var
Mazda NaMAZDA
Rampada geçme beni düzlükte düzerim seni
Baktım araba kıyak, karı da kıyak, dedim ne ayak!
Alırsın Ford, olursun lord
Alırsın Skoda, kalırsın yolda
Alırsın Chevrolet, yuvarlanırsın şarampole
Aldım Peugeot, oldum peuzeot
Opel Corsa, Toyota Corona
Ceketi atarım asvalta yatarım
Bir kavanoz reçel bunlarda geçer
Babam Sağolsun
Alem bana ben sana hasta

April 11

İŞTE O EŞSİZ MİLLET OFLULAR

Mehmet Akif'in Oflular hakkında yazdığı şiiri merak eden arkadaşlara


Oflu'nun ilmi de olsaydı o imana göre


Şimdi baştanbaşa tevhid ile dolmuştu küre


O nasıl kalb,  O nasıl azm O nasıl itminan


İşte tevfik-i ilahiye yürekten inanan;


İşte "La havfe aleyhim " diye Kur'anı Hakim


Bu veli zümreyi etmektedir ancak tekrim.


                                            Mehmet Akif Ersoy

İstiklal Marşımız

İstiklal Marşı

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.
    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
    Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!
    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
    Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
    Doğacaktır sana va'dettigi günler hakk'ın...
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
    Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
    Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
    Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
    Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
    Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
    Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
    Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
    O zaman yükselerek arsa değer belki başım.
    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
    Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

                                                  Mehmet Akif Ersoy